Rindaneler Meclisi

• 15/8/2008 - Ruhları Doyurmak 2

Otobüsümüz kıvrıla kıvrıla yol alırken sabahın o ilk ışıkları da belirmeye başlamıştı….

Gün doğdu, saba misk saçaraktan gidiyor

Bir hoş bu ıtır, onun yanından gidiyor!

Kalk!... Sen uyuyorsun ama devran gidiyor

Duy kokuyu bir kere bu kervan gidiyor…

Maksud u Menzile olan mesafemiz azalırken, insanı mecalsiz bırakan ılık ve tatlı bir heyecanla hasret kundağına sarmalanmış olarak muhabbet beşiğinde sallanıp duruyorduk… Ötelerden ninni gibi gelen bir ses vardı sanki….. Arz’dan Arş’a uzanan….

Ses sevgiliden, yankı veren dağ benim

Bir tabloyum alemde, odur çizenim

Döndükçe anahtar tıkılar ya kilit

Benzer buna, söyleten O, ben söyleyenim….

Hani yukarıda, şehirler ve insanların ruh ikizi gibi birbirlerine ne kadar çok benzediklerinden söz etmiştik…. Belki aynı damardan beslendikleri; belki insanlar şehirleri, şehirlerin de insanları kurdukları için bu böyledir demiştik….

Doğrusu Allah u alem….

Ancak, şimdi ayak bastığım şu topraklar, sevgililer diyarı şu Belde; kendisini kuran ve halen yaşatan Ululazim Şahsiyetlerin varlığıyla ayrı bir anlam ve değer kazanmaktadır…. Sevgili, geçici bir süre için de olsa oradan ayrıldığında; tavuğundan ördeğine, toprağından yaprağına herkes ve herşey eminim ki kendisini yetim hissetmektedir….

Ama şimdi bu güzel beldedeyiz…. Sevgiliye kavuşma vakti artık…. Özlem denizinden vuslat limanına demir atmanın derin hazzı içerisindeyiz….

Bir yer var ki, orada sayı üstü endaze;

Ne solmak, ne yıpranmak, herşey ebedi taze…

Düşünüyorum da, sevgiliye kavuşmak neden bu kadar tatlı ?…. Ayrılık bu kadar acı olduğu için mi ?…. Bilemiyorum….

Vuslat anı gül açar yüzün hep güler

Gönlümde iman olur da hasret gider

Gönlümle benim aramda bir kavga var

Her an “o benim, hayır benimdir o!..” der…

Halbuki, gerçek aşıklar vuslat hiç olmasın, yok olup gitsin istermiş... Sevgili için yaşamayı sevgili ile yaşamaya yeğlerlermiş...  Olur da bir gün vuslat gerçekleşirse şayet, yâni âşık maşukuna kavuşur ise, artık ortada ne aşk vardır ne de aşık…. Âşık mâşukluğa garkolmuştur…. Vuslatı istemeyen âşıkın da vuslatı istememekteki esas niyetinin bu olduğu herhalde anlaşılmaktadır…. (2)

Gerçek aşıkların yaşadığı aşk nedir, onların vuslatı ve kavuşması nasıl olur, ne anlam ifade eder doğrusu bilmiyorum…. Yaşamadım çünkü…. Bunlar ne okumakla anlaşılır, ne de kelimelerle ifade edilebilir…

Aşk meclisinin havası bir hoşluğu var!

Aşk içkisinin bir tadı sarhoşluğu var

Bir başka okunmakta ilim medresede

Aşkın ise bambaşka okunuşluğu var

***

Bir mum ki gönül yanmaya hep teşnedir

Ayrılıkla doğan dertlere derman nedir

Coşmak ve yakıp yıkmayı hiç duymayan

Aşk öğrenilen değil, gelen nesnedir...

“Gerçek aşık aday adayı” payesine bile ışık hızı mesabesinde uzak biri olarak söyleyeyim ki, bizimkisi elbette havass değil avam aşkı….

Biz huzura çıkmaz isek huzura eremeyiz….

Bizim vuslatımız cismen huzura çıkmak iledir…

Meydan geniş ama ortalarda er yok

Bir öyle zaman ki bildiğin haller yok

Her görünüşte sanki bir evliya

Hak olarak ruhda ateş yok, fer yok….

Sevgilinin diyarında ulu mabedin içerisindeyiz…. Edebli ve sanki ebedi bir bekleyişteyiz…. Sessiz ve dingin görünen nezih topluluğun cezbeden cezbeye koşan yürekler aleminde kimbilir ne fırtınalar kopmaktadır…. Bilmemekteyiz…

Öyle hoş bir bekleyiştir ki bu; ne yapraklar çiğ tanesini; ne bad-ı saba baharı böyle bekleyebilir…. Ve hangi bekleyiş bu kadar sevgi dolu, hasret dolu ve heyecan yüklü olabilir?….

Ne varki, mabedin ilahi havasını bürüyen derin sessizlik, telaşlı bir kıpırdanmayla bozulur….

İkindi vakti girmiş ve İlahi Davet başlamıştır….

Bu yalnızca bir İlahi Davet değildir…. Sevgiliye kavuşmanın da bir muştusudur…

İlahi mabed hınca hınç dolu olsa da, Kızıldenizin yarılıp ikiye ayrılması gibi aydınlık bir patika yol açılmıştır….. Cümle kapıdan mihraba uzanan bu aydınlık yolun iki yanında kemali edep ile yürekler saf tutmuş sevgiliyi beklemektedir….

Vakit artık kavuşma vakti, huzura erme vaktidir….

Derin bir sessizlik hüküm sürerken, sevgilinin gelişini hissedersiniz..…  Mihraba uzanan aydınlık yolun başında Yüceler Yücesinin selamı ile sessizlik bir anda bozulur: SELAMUN ALEYKUM !!!...

İlahi mabed içerisinde dalga dalga yayılan ve yankılanan bu davudi ses, misket bombası düşmüşcesine her bir gönülü yakar da yakar….

Binlerce yürek, tek bir yürek olmuşçasına gönülden karşılık verir: VE ALEYKUM SELAM !!!!.... EHLEN VE SEHLEN !!!....

Ardında nezih bir salihler topluluğu süzüle süzüle gelmektedir sevgili….

Hani güneş ufuktan ansızın doğar ya…. Sevgili de öyle doğuverir birden…. Bütün azametiyle, bütün güzelliğiyle işte karşınızdadır…  

Bu noktada sözü Mevlana Hazretlarine bırakalım…..

O geliyor O !...

Yollara sular dökün,

Bahçelere müjdeler edin, bahar kokuları geliyor, O geliyor O !...

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Yol verin, açılın, savulun beri durun beri,

Yüzü apaydınlık ak pak, bastığı yeri ardında gündüzler gibi bırakarak

O geliyor O !...

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Gökler yeryüzünü kapladı örttü bir anda,

Bir anda dört yanımı misk gibi bir koku sardı,

Bir anda bir velvele, bir kıyamet koptu cihanda,

O geliyor O !...

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Bir anda can geldi bağlara, bağlar ışıdı,

Bir anda açıldı baktı bağlarda gözler,

Bir anda bizde ne dert kaldı, ne gam, ne keder,

O geliyor O !...

Ay parçamiz, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Yayından fırladı ok, hedefe ha vardı ha varacak,

Bahçeler selama durdu, selviler ayağa kalktı,

Çayır çimen yollara düştü.

İşte gonca ata binmiş geliyor, biz ne duruyoruz.

O geliyor O !...

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Sen bizim çevremize gelirsen göreceksin ey Sultanım,

Huyumuz sadece susmak olmuş bizim, susmak.

Senin güzel gözlerin için işte canım pusuda.

Rahatım kaçtı benim, geceleri uykum kalmadı gitti ama,

Bak işte o güzel gözler yola çıkmış geliyor…

…………………………………………………….

Elinde bir demet gül goncası….. Ardında salihler topluluğu onlarcası…. Süzülerek geçiverir mihraba doğru Evliya-ı izamın öncüsü….

İlahi mabed bir rahmet anaforuna dönüşmüştür….. Her bir ademi dibe doğru çeker de çeker…. Anafora kapılıp da vurgun yemeyen var mıdır?.... Ya da derinlik sarhoşluğuna kapılmayan…

Gönüller yeniden saf saf olmuş, en büyük huzura durulmuştur….

En büyük huzurda en derin inşirahı özümseye özümseye insan ömrünün en saadetli dakikaları akar da akar….

Namaz, sancıma ilaç, yanık yerime merhem;

Onsuz, ebedi hayat benim olsa istemem….

Artık vakit, ilahi mabedde cennet bahçesine girme vaktidir….

Cennet bahçesine girmenin verdiği mutluluğu nasıl anlatmalı bilmem ki…

Hangi cins-i latif, hangi cismani taltif, hangi cihan-şümul lütuf bu mutluluğu verebilir ki…

Gönlüm o yakut dudaklara hasretti

Mest olmuş o gözler beni sarhoş etti

Ruhumda her an bahar hikâyen okunur

Gül bahçelerin kalbimi bir hoş etti…

Ve cennet bahçesinin sahipleri, başımızın tacı nurlu zatlar… Sizler ne büyüksünüz !….

Sizleri tarif etmekteki acziyetim sonsuz…. Bahçeye gelen ziyaretçileri hiç boş göndermezsiniz…. Elleriniz hep doludur sizin….

Bu bahçe, öyle bir bahçedir ki; bazen insana sanki bir uçak pisti gibi görünür…. En kamil pilotlar mükemmel uçaklarıyla birer birer iner ve kalkarlar…. En kıymetli hediyelerini en muhtaçlara bırakarak….

Bazen de bir ameliyathane gibi gelir insana….. Eşrefi mahlukatın en şerefli kalp cerrahları, marazi kalplere en kompleks ameliyatları yaparlar da, nice esfel-i safilin ahseni takvim üzre rucu eder….

Bu ustalar, öyle ustadır ki, yalnızca ruhi balans icra etmezler, siret yanında surete de en ince estetik müdahaleyi yaparlar…. Hem de hiçbir deri israfına yol açmadan…..

Bu yol öyle bir yoldur ki, asırlarca ruhları doyurmuş amma karınları da asla unutmamıştır…..

Ruhlarımızı doyuran halkadan, karınlarımızın doyacağı haleye doğru yol alırken, burada bir parantez açıp, hemen aklıma gelen bir olayı nakletmek istiyorum….

Yıllar önce Amerikaya yaptığımız bir seyehat çerçevesinde Memphis şehrine de gitmiştik…

Memphis; Elvis Presleyin gençlik yıllarını geçirdiği ve hayata veda ettiği şehirdir. Aynı zamanda, Martin Luther King’in bir suikast sonucu öldürüldüğü yerdir…

Program gereği, Memphiste bir baptist kilisesinde yapılan ayini izledik…. Ayinden sonra kilisenin baptist papazı bizi misafir etti. Kendisi Martin Luther King’in yakın arkadaşı imiş. Memphis’e geldiğinde King’i evinde misafir etmiş. King’i kaldığı otelin balkonunda vurdukları sırada o da otelde imiş. Suikasti bize ayrıntılı olarak anlatmıştı. Kiliseden ayrıldıktan sonra doğruca King’in öldürüldüğü ve bugün müze haline getirilen oteli gezmeye gittiğimizde, zihnimizdeki taze bilgilerle suikast olayını sanki yakinen yaşamış gibi hissettiğimizi hatırlıyorum…

Neyse, bu ayrı bir bahis….  

Tekrar konumuza dönelim. Ayinden sonra baptist papaz bizi yemeğe davet etti. Daha doğrusu kiliseye gelen insanlarla beraber biz de kilisenin alt katında bulunan büyük bir yemek salonuna geçtik. İçerisi bayağı kalabalıktı, ancak bize özel bir masa hazırlanmıştı.

Yemeğe başlarken papaz şu sözü sarfetti:

“Yukarıda ruhları doyuruyoruz, aşağıda da karınları…”

Hafifçe tebessüm ettiğimi hatırlıyorum…. O gün kilisenin alt katında karınlar kesin olarak doymuştu, ancak, ruhların içten içe daha da çok acıktığından emindim…. Çünkü, verilen gıdanın son kullanma tarihi çoktan geçmişti, bozuktu ve üstelik zararlı katkı maddeleri içeriyordu….

…………………………………….

Biz yine kutlu beldemize dönelim ve karınlarımızın doyacağı halkaya doğru yol alalım.…

Zaman artık, kutlu yolun asırlardır vazgeçilmezi olan “çorba içme” zamanıdır.

Bu kutlu yol; maddi ve manevi yapısı itibarıyle insanı her zaman bir bütün olarak ele almış ve değerlendirmiştir. Ruhları doyururken karınları asla ihmal etmemiştir. Mevlana Hazretlerinin buyurduğu üzere, helal lokma tohum gibidir. Meyvesi güzel fikir, tefekkür ve medeniyettir. Bu nedenledir ki, dervişliğin yüzde doksanı helâl lokma, yüzde onu da gayret olarak ifade edilir.

Asırlara uzanan mayasıyla, dünyanın en güzel ekmeğini, dünyanın en güzel çorbasına katık yapmanın keyfini çıkarmak üzere etraftaki küçük halkalardan birinde yerimizi almıştık…. Hikmeti nedir bilemiyorum ama, büyükler hep, tek bir halkada kalmayıp, diğer halkaları da ziyaret etmeyi tavsiye etmişlerdir….

İçtiğimiz çorbaydı belki dostlar…. Ama sanki ruhumuzu yakan bir çerağdı…. Öyle ki, karnımız doyarken, ruhumuz da doyuyordu….

Şimdi bu noktada; “papazın kulakları çınlasın” mı demeliyim….

…………………………………………………

Vakit geceye doğru ilerlerken, sıra günah sayacını sıfırlamaya gelmişti….

En büyük kapı olan tevbe kapısından içeri girmek için sabırsızlanan insanları müşahade etmek de ayrı bir keyifti….

Ben tövbemi bozdum amma gel etme sen!

Bir kez daha tövbe istemem şimdi ben

Yüz bin defa belki tövbe ettim işte

Kan ağladı tövbecik benim elimden!...

Şöyle bir olay nakledilir: Büyük Mürşidlerden birisi abdest alırken yanına bir zat yaklaşır ve tevbe etmek istediğini söyler. Ululazim şahsiyet o esnada sağ ayağını yıkamış, fakat henüz sol ayağına geçmemiştir…. Hemen döner o zatın elini tutar ve tevbeyi verir…. Tevbe biter bitmez, şahıs ruhunu teslim eder…. Yorumu size bırakıyorum….

İlahi mabedin içerisindeyiz….. Sultanlar sultanı, çekim alanına aldığı yüzlerce gezegeni ile bir güneş gibi parlamaktadır….

Doğal olarak, “kablosuz ağ bağlantısı” teknolojisine sahip olamayan yüzlerce “günahkar ve nedametkar” için özel bir “yerel ağ bağlantısı” kurmuştur…. Ulu bir Moderatör olarak ağa bağlanan nedametkarların nedamet mesajlarını alıp, arzdan arşa uzanan kablosuz ağ bağlantısı ile İlahi Huzura arz etmektedir.

Hem tövbe gerek, hem ona  zincir gerek

Nefs kocalır amma sönmez onda istek!

Leş gördü mü zincir koparır saldırır

Ben nefsimi neyleyim, köpektir o köpek…

Tevbe ve duaları yoksa ne kıymeti vardı ademoğlunun…

Kanaatimce bu an, nedametkarlar için en saadetli andır…. Ancak, en büyük sorumluluğu da üstlendikleri andır. Yaratıcıya artık bir sözleri vardır ve civanmertlik gösterip her dem nasuh duruşunu sergilemeleri gerekir….  Dünyanın en zor sanatı da bu olsa gerektir….

Bu yolun maddi ve manevi yapısı itibarıyle insana bir bütün olarak yaklaştığından söz etmiştik… Manevi arınmanın ardından maddi durulanma ile temizlik harekatı da tamamlanmış olur. Ulu Moderatör tarafından kütük kayıtları yapılmış, gezegenler artık yeni yörüngelerine oturtulmuştur.

Kutlu beldede gece çok çabuk geçer…. Vakit, artık seher vaktidir…..

Fecr-i sadık ile ayrılığın ateşi de gönüllere düşmeye başlar.

Sabahın en hoş deminde Sevgili ile İlahi Huzura durmanın tarifsiz mutluluğu yeniden yaşanır. Artık veda vakti gelmiştir. Ya da yeniden yetim kalma zamanı mı demeliyim….

Yürekler buruk bir heyecanla hatır almak için Sevgiliye yaklaşır….

En öpülesi ele buseyi kondururken, gönüller duaya, yürekler görklü nazara gark olur….

Ruhun ki o aksetti güzel yüzünden

Mey kaseme düşmüştü hayalin birden!

Göz sürmeyi istedim ayaklarına

“Kirpiklerim incitir” dedim korktum ben…

Büyüklerin eli hep “veren el” olmuştur. Almak onların sanatı değildir…. Doldururlar manevi heybeleri birer birer….

Dönüş başlamıştır artık…. Vuslat limanından özlem denizine doğru yeniden yelkenler açılmıştır.….

Bir yanınız en derin huzuru damıtırken; diğer yanınıza hasret okları birer birer saplanmaya başlamıştır bile…..

Sen can suyumuzsun nebatız, fundayız

ŞAH’sın bize, bizler ise bir gedayız

Sensin bize ses, yankı veren sadayız

Bul bizleri, gel bizlere, biz buradayız!...

 

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN!...

Ahmet Levent, 13.08.2008

http://leventahmet.blogcu.com/

 

(1)     Dr. Selman KUZU, Yeni Ümit Dergisi, Sayı : 70 Ekim - Kasım - Aralık 2005

(2)     http://www.edebiyatdefteri.com/index.asp?istek=tum_yazilar&k=detay&yazi_id=13427

(3)     Mısralar, Mevlana Hazretleri, Necip Fazıl Kısakürek ve Mehmet Akif Ersoy’a aittir.

 

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 15/8/2008 - Ruhları Doyurmak 1

Sevgilinin diyarına yapılan yolculuk…

Yolculukların en anlamlısı….

Gece yolculuklarımız…

Özlem denizinden vuslat limanına doğru yelken açmaların adıdır.….

Geç oldu yazık! Çevremiz uçsuz deniz

Issız gece, boş tekne, bulutlar yerimiz

Rabbin denizinde Rabbe yelken açtık

Lütfuyla başardık, onadır seferimiz…

Biliyormusunuz, bu geceki yolculuğumuz öncekilerden biraz daha farklı olacak… Gönlümüz, kalbimiz ruhumuz gitmiyor yalnızca… Bedenimiz de eşlik ediyor bu geceki yolculuğumuza… Ve biraz da uzun sürecek…. Sabır diliyorum….

Geceyarısı aheste giden otobüsün koltuğunda, gözlerim karanlığın derinliklerine çivilenmiş iken, bir hafta önce yaptığım bir başka yolculuk, beynimde bambaşka düşünce prizmaları oluşturdu…

Hollanda’nın LaHey (Den Hag) şehrine gitmiştim….

Kara toprağa hasret bırakacak şekilde yeşile bürünmüş bir belde düşünün…. Bir de su kanallarının kılcal damarlar gibi bütün bir şehri sarıp sarmaladığını… Yere yüzükoyun uzanıp baksanız, 1 km ötedeki yumurtayı görürsünüz… Dümdüz bir toprak parçası… Bu nedenledir ki, şehiriçi yollarda otomobilden çok bisiklet kullanılıyor… Özellikle sabah ve akşam saatlerinde koloniler halinde geçen bisikletli insanlar ilginç görüntüler oluşturuyor…

Hollanda’ya gökyüzünden baktığınızda her şey çok mükemmel görünüyor… Binalar, yollar, yeşil alanlar, kıvrım kıvrım su kanalları, küçük göletler…

Ancak sadece mükemmel görünüyor dedim…. Bilirsiniz, ay ışığında denizdeki karpuz kabuğu da güzel görünür…. Sanırsınız ki, saltanat kayığı mehtapda gezintiye çıkmıştır…. Demem o ki, gökyüzünden ve uzaktan temaşa ettiğiniz o muhteşem görüntüye yeryüzünden ve yakından baktığınızda, gerçeğin yalınkılıç hali sizi iki taraflı keser de, hem gözünüzden hem yüreğinizden kan damlar….

Artık gün ağarmış ve sihir bozulmuş, saltanat kayığı karpuz kabuğuna rücu etmiştir…..

Akşamın serinliğinde, LaHey’in kaldırımlarında yürüyorum…. Ben LaHey’in kaldırımlarında yürürken ağyar “LaHayy’ın” kaldırımlarını arşınlıyor…. Gördüğüm insan manzaraları beni kaldırımlardan alıp derin daldırımlara sevketmişti…

Sarhoşça dolaştım da bugün her yerde

Sandım ki kafatasım kadeh ellerde

Gezdim aradım bu şehri sarhoş sarhoş

Çıldıracağım akıllı insan nerede?...

Şehirler ve insanlar birbirlerine ne kadar da çok benziyordu… Ruh ikizi gibi….

Ve dünyanın her yerinde bu böyleydi….

Belki aynı damardan beslendikleri için…

Belki insanlar şehirleri, şehirler de insanları kurdukları için….

Biliyormusunuz, bu yaban ellerde çok şeyin eksikliğini hissediyorsunuz, ancak bir şeyin eksikliğini en çok hissediyorsunuz: Ezan Sesinin…

Bu ezanlar ki, şehadetleri dinin temeli….

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli….

Bilirsiniz…. Bir iş görürken ezan okunduğunda hemen o işi bırakıp kemali edep ile ezanı dinlemek adaptandır. Eskiden bu adaba daha çok riayet ediliyordu sanki….

Büyük Osmanlı Alimlerinden Şeyh Muhammed İzniki Hazretleri imansız gitmenin kırk çeşidini sıralarken ezana icabet etmemeyi de dahil etmektedir….

“Mana ve muhtevası yönüyle ezan, hem tevhid, hem İslâm, hem de namaz için bir çağrıdır. Yani ezan vasıtasıyla insanlar bir taraftan namaza çağrılırken; diğer taraftan İslâm’ın temel ilkelerini oluşturan esaslar da duyurulur. Allah’ın varlığı-birliği, ondan başka ilah olmadığı, Hz. Muhammedin O’nun elçisi olduğu ve asıl kurtuluşun Allah’a kullukta; hususiyle en cami kulluğun namazda aranması gerektiği açıklanır. Diğer bir tabirle ezanda çok öz ifadelerle İslâm’ın itikat ve amele ait temel esasları özetlenmiştir. Bu yönüyle ezan, İslâm’ın temelidir.”  (1)

Yüreği ezansız şehirler: Ne muhteşem bir eksiklik…. Keen- lem- yekun sanki…. fiziki mükemmellik var amma insanı kuşatan ve asırlara uzanan ruh derinliği ve huzur iklimi yok… Ezansız şehirler!!.. yalnız kalabalıkların viranesi; zulmetin neşv ü nema bulduğu asırlık semboller….. mekanik bir sistemin acımasız dişlileri…

Yüreği ezansız insanlar: Ne muhteşem bir pejmurdelik…. dışı parlatılmış, içi paslatılmış robotik siluetler…. Tuvaletsiz medeniyetin taharetsiz yapı taşları….

Ölürken aynı ahenk, sala sesinden sızan:

Kulağıma doğduğum gün okunan ezan.

Tuvaletsiz medeniyetin taharetsiz yapı taşları cümlesi, beni bir an için yıllar öncesine götürdü…. Çocukluk yıllarımda yaz tatilini muhakkak dayımın yanında geçirirdim… Dayım o zamanlar üniversiteden yeni mezun olmakla birlikte ticaretle meşguldü. Dükkanda ona yardım ederdim. Bazı akşamlar, akrabalarımdan olan aynı yaşlardaki diğer çocukları da çağırarak; ya bilgi yarışması düzenler, ya bizlere kitap okur, ya da daha önce okuduğu bir kitabı anlatırdı. Soruları ya da anlattığı şeyler her zaman kitabi bilgiler olmazdı. Ancak, bilgi yarışmaları her zaman heyecanlı, coşkulu ve rekabetçi bir havada geçerdi… Şu anda bile sorduğu sorulardan bazılarını hatırlayabiliyorum….

Bir ev hanımının düzenli, tertipli ve temiz olduğu nereden anlaşılırdı?...

Düşünün !... 8-10 yaşlarındaki biz çocuklara bu soruyu sormuştu….

Cevap olarak neler söyledik bilemiyorum ama, doğru cevabı hiç birimiz bilememiştik.

Doğru cevap neydi peki?... 

Doğru cevap şuydu: Bir ev hanımının düzenli, tertipli ve temiz olduğu evinin tuvaletinden, başka bir deyişle tuvalet kültüründen anlaşılırdı…

Dayım akıllı bir insandı…. Şimdi düşünüyorum da, bu soruyu sorup cevabını verdiği zaman odada çok sayıda hanım da vardı…. Mesaj vermenin ince bir yolu gibi geliyor şimdi bana…. 

Tuvaletlerin evlerin bahçesinde yer aldığı, muhteşem görünümlü fayansların ve tuvalet aksesuarlarının bulunmadığı, tuvalet kağıdının esamesinin okunmadığı dönemlerde, küçük bir kasaba için yukarıdaki soru ve bu soruya verilen cevap aslında çok anlamlıydı. Hatta bugün için dahi bu sorunun ve cevabının belli ölçüde bir anlamı bulunmaktadır….

Belki de yukarıdaki soruyu bugün şöyle sormak gerekir: Bir medeniyetin, bir milletin, bir toplumun ne ölçüde temiz olduğunu nereden anlarsınız?...

Cevap: Tuvalet kültüründen….

Tuvaletsiz medeniyetin taharetsiz yapı taşları….

Ne zaman, Batı medeniyetinin hükümferma olduğu topraklara bir yolculuk yapsam, beynimin kıvrmlarında bu cümle muhakkak dolaşır…

Bu arada, dünyada en çok pirincin yetiştiği ülke neresidir tarzında kitabi soruları yanında, Dayımın bizlere şaka yollu takıldığı başka soruları da  vardı….

Örneğin, sünnetçilerin en büyük hayali nedir gibi…

Cevabı merak ediyorsunuz sanırım….

Sünnetçilerin en büyük hayali: Tabii ki, Çin’in müslüman olması…. : ) )

……………………………

(Devamı “Ruhları Doyurmak 2” başlıklı yazıda)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 4/6/2008 - Suya girmiş gibi 2

Aşktan söz açılınca MAŞUK’u anmamak olur mu ?...

 

Sorsaydın eğer vasfını, derdim ki: Gülistan  yakışır.

Zülfündeki her bir tele bin mülk-i Süleyman yakışır.

Tâ haşre kadar emrine râm et beni, bağ-bân olayım,

Emrinde gedâyım, senin unvânına Sultan yakışır.!..

 

SULTANIM !… EFENDİM !…

Yürek hasretim… Gecenin kıvamına ulaşan özlemimle bekliyorum…

Gel demeni…

Kurudum… Soldurma beni…

Can alan cânânı sevdim, başka cânân istemem.

Gönlümün sultânı belli, gayri sultan istemem.

Aşk elinden der-be-der oldum, perîşânım bugün,

Koy süründürsün be mahşer, dizde dermân istemem.

İstemem tüm kâinâtı, bir O olsun, bir de ben,

Dâra çeksin, sevdiğimden özge ihsan istemem.

Hasretin tâk etti cânâ, elverir öldürür beni,

Gözyaşım boğsun sezâdır, başka umman istemem.

Bin fedâ olsun bu cânım, ben senin kurbânınım,

Sürmelendim, ben dururken başka kurbân istemem.

 

Zenginlik, servet taş taş üstüne koymakla; aş aş üstüne doymakla değil; irfan sahibi bir gönüle girmekledir….

Gerçek zengin; aşk adamıdır, aşık adamdır…

Düşünebiliyor musunuz !... Alemlerin Rabbinin, herşeyi yaratan ve herşeyin sahibi olan ALLAH’ın “DOSTUM” dediği Ulul Azim bir Şahsiyetin dostluğunu kazanmanın ne büyük bir zenginlik ve bahtiyarlık kaynağı olduğunu ?…

O’nun bir “DOSTUM!” hitabı, sizce kaç taş, kaç aş eder ?...

Dostun dostça hitabının yaşattığı duygu sağanağını, iliklerinize kadar hissettiğiniz nurani hazzı başka ne verebilir insana….

Bize düşen; azimle, sabırla, ihlasla amel edip, AŞKA talip olduğumuzu göstermektir…

Yoksa aşk ateşini yüreğimizde yakacak olanlar, yine o büyük SULTANLARDIR…

Biz aşık olmayız…. Bizi aşık ederler…

Aşk ağlatır, kim gülendir ?

Âşık yaşarken ölendir.

Bir ölmeyen var muhakkak,

“Mâşûk” olan ölmeyendir...

 

Periskobumuzu asırlar öncesine, kutlu bir mağaradan içeriye doğru uzatalım…

Hz. Ebubekir (r.a.) Peygamber Aleyhisselam ile Mekkeden Medineye hicret ederken Sevr mağarasına girmek durumunda kalırlar.

Ebu Bekir Hazretleri İki Cihan Serverine:

“Ya Resulallah, izin verin önce ben mağaraya gireyim. Yılan ve zararlı mahluk varsa dışarı atayım, siz sonra girin.” der… İçeri girer.... yılan deliklerini görünce, entarsini çıkarıp deliklere pare pare tıkar. Sonunda tek bir delik kalır. Oraya da topuğunu tıkar ve Habibi Hüdayı içeri çağırır…

Malum… yılan Sıddıki Ekberin topuğunu ısırdığı için gözlerinden yaş akar….

Bir dostun diğerinin üzerine ölümüne titremesi ne muhteşem ve ne asil bir davranıştır….

Bir yük ki ölçü bilmez, sensiz geçen her ânım.

Peygamberim efendim, aşkınla yandı cânım.

Yaksın ateş serâpâ, aşkınla dil tutuşsun,

Bitmez – tükenmez olsun tâ haşre dek figânım...

Efendimiz sabahleyin gördü ki Sıddıki Ekberin entarisi gitmiş…

“Ya Ebabekir elbisen nerede?”

“Gece yırtıp delikleri tıkadım…”

Allah’ın Rasulü o kadar hoşnud olur ki… Dostun dostluğunu yaşamak… Dosta dostluğunu yaşatmak… Uçsuz bucaksız bir “haz okyanusunda” yelken açmak değil de nedir ?…

Efendimiz, “Allahım !... Kıyamet gününde Ebu Bekirin derecesini benim derecemle beraber eyle!...” diye dua etti…

Buradaki derece elbette risalet derecesi değildi, Cennette beraber olma, çok sık görebilecek bir makamda olma keyfiyeti idi…

Kureyşin azgınları silahlarıyla mağaranın kapısına kadar geldiler…

O kutlu mağarada canlarıyla cânân var.

Yuva yapsın güvercin, efendime düşman var.

Düşmanın kirli eli cânâna uzanmasın,

Süzülsün güvercinim, kanadı ıslanmasın

Örümcek örgü örmüş, içeride yârân var.

Mûcize manzarayı yapan var, yaptıran var.

Öyle yuva yapsın ki: Hemcinsi utanmasın,

Süzülsün güvercinim, kanadı ıslanmasın.

Mağara zannedilen yerde bir âşiyân var,

Aşiyanda dostlarla Peygamber-i zîşan var.

Esmesin deli rüzgar, cânânım uyanmasın.

Süzülsün güvercinim, kanadı ıslanmasın…

Ayeti kerimede “İkinin biri” olarak zikredilen Sıddıki Ekber, beşeri halin galebe çalmasıyla üzüntüye düşer… Cenabı Rasulallah (sav) Hz. Ebu Bekirin bu üzüntüsünü giderecek şeyin ne olduğunu göstermek ister… Üzüntüyü ortadan kaldırmak için “yakin” halini müşahade ettirmek gerekmektedir…

İki Cihan Serveri, Sıddıki Ekberi üzüntüden kurtaracak şeyin ne olduğunu ona terbiye eder ve şöyle buyurur:

“Ya Eba Bekir! Üzülme !.. Allah bizimle beraberdir…”

Hz. Peygamber Efendimiz (sav) bu sözüyle Ebu Bekir Efendimize şunu demek istemiştir:

Cenabı Allahın bizimle olduğunu düşün, murakabe et…

Bunu “yakin” haline getirmek için Hz Ebu Bekire zikri hafiyi yani gizli zikri telkin eder…. Peygamber (sav) “gözlerini yum Ya Eba Bekir” der… Hz. Sıddik yumar. Saadetli elini koyar.

“Ya Eba Bekir, suya girmiş gibi gönlünden ALLAH de !...”

Allah ile beraber olmayı müşahade ettirebilmek için kalbine Allahın nuraniyet nakşını yazdırır. Allahın nuru kalbinde tecelli edince mağaranın ve düşmanların endişesi gider, dünya tamamen silinir… Allahın azameti gönülde tecelli edince beşeri hasletlerin üzüntüsü tamamen gider…

“KALPLER ANCAK ALLAH'I ANMAKLA HUZUR VE SÜKUN BULUR.” (Râd Suresi, 28. Ayet)

Allah Rasulü, Sahabenin en ulusunu terbiye etmektedir…

Resulullah (SAV) buyurdular ki:

"Dünya mel'undur, içindekiler de mel'undur, ancak zikrullah ve zikrullah'a yardımcı olanlarla alim veya müteallim hariç" Kaynak: Tirmizi, Zühd 14, (2323); İbnu Mace, Zühd 3, (4112)

ZİKRULLAH – ALİM – İLİM ÖĞRENEN (TALEBE)

Bu üçgenin dışında olmak demek, bir anlamda sivrisineğin kanadına binmek demektir…

Allah’ın Rasulünün söylediği “Allah bizimle beraberdir” sözlerine dönecek olursak; Allah ile beraber olduğunu yakinen müşahade eden bir insan nasıl yalan söyleyebilir, nasıl gıybet edebilir ya da haram bir fiili işleyebilir….

Allah bizimle beraber ve bizi görüyor...

Buna “İHSAN” denildiğini biliyorsunuz..

TASAVVUF; ihsan üstünden amel etmek içindir; “ALLAH bizimle beraberdir” sözünü idrak içindir.

Ancak, bir sanatı öğrenmek sanatkarsız da olmuyor… Bu da çok mühim bir nokta…

Evet Dostlar !... Lafı daha fazla uzatmadan, bu yazının bu yazıyı okuyanlardan bir dileğini belirterek bitirelim: DUA !...

Suya girmiş gibi gönülden ALLAH demeniz dileği ile…

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN !…

Dr. Ahmet Levent, 3.6.2008

 

NOT: Yazıdaki ş

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 4/6/2008 - Suya girmiş gibi 1

Merhabalar Efendim!....

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN !…

Uzun bir aradan sonra tekrar siz dostlarla beraber olmanın mutluluğunu yaşıyorum….

Gerçekten de çok uzunca bir zamandır gece yolculuğuna çıkamamıştık….

Bilirsiniz yazmayı ben bir “yolculuğa” benzetiyorum… Daha ziyade gece yazdığım için de “gece yolculuğu” olarak adlandırıyorum…. Her yazımda da farklı bir haleti ruhiye içerisinde olduğumu belirtmeliyim….Gece boyunca yazarken haleti ruhiyeme uygun bir “parçam” mutlaka vardır….

Bu geceki parçam “Dön Gel Birtanem”

Sizde de mevcut ise, bu yazıyı fonda bu parça çalarken okumanızı öneririm…

Sizi bilmem ama bana şu anda müthiş bir kıvam veriyor….

Az önce de söylediğim gibi, yazmaya başlamak, yolculuğa çıkmak gibidir…

Bilirsiniz, yolculuğun başlangıcında önce tatlı bir heyecan olur…. Içiniz kıpır kıpır eder... ama mutlusunuzdur…. Yolculuk bir öğrenme ve keşfetme ameliyesidir…. Öyle de olmalıdır… Merak duygunuz üst düzeydedir…. Yolculuk, aynı zamanda yenilenme sürecidir de… Genellikle hoş sürprizlerle doludur….

YOLCULUK; ZAHİREN, BEDENİN EVİNDEN UZAKLAŞMASI GİBİ GÖRÜNSE DE, BATINEN EVE DÖNÜŞTÜR…. TIPKI YAZMAK GİBİ…

Yolculuk bittiğinde, mutlaka öncesine göre farklı bir insansınızdır….

YOLCULUK BİR TEBDİLİ MEKANDIR…. YAZMAK DA ÖYLE….

 

Kimi var yolcuların her biri  rıdvanda yaşar.

Başka bir yolcu görürsün, nice hicranda yaşar.

Kim ki özgürlüğünün kadrini bilmez bir ömür,

Hürriyyete hasret çekerek, ben gibi zindanda yaşar.

 

Evet Dostlar !...

Bundan sonrası için umuyor ve diliyorum ki, uzun süreli ayrılıklar olmasın artık….

Dostlarımdan ayırmasın Rabbim, güzellikler olsun bize her daim katık…

 

Günler mi oldu sahi,

Haftalar mı, yıllar mı.

Aslında çok özledim,

Gelmedim,

Gelemedim...

 

Hatırladığım kadarıyla Hz. Ali (r.a.) Efendimizin şöyle bir sözü vardı. Mealen söylüyorum:

Dünya işlerini ahiret işlerine öncelerseniz ahiret işleri arkadan gelmez. Ancak, ahiret işlerini dünya işlerine öncelerseniz, dünya işleri nasıl olsa arkadan gelir…

Hz. Ali (r.a.) Efendimizin sözündeki bu gerçekliği yaşamayan var mı bilmiyorum ama benim kendi hayatımda bunun sayısız örnekleri bulunmaktadır.

EY İNSAN! İHSANI BOL RABB'İNE KARŞI SENİ ALDATAN NEDİR ?... (İnfitar Suresi : 6)

Resulullah (SAV) buyurdular ki:

"Eğer dünya Allah nazarında sivri sineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kafire ondan bir yudum su içirmezdi." Tirmizi, Zühd 13, (2321); İbnu Mace, Zühd 11, (2410)

İtiraf etmeliyim ki, geçtiğimiz aylarda dünya işlerine biraz fazlaca daldık… Sizin anlayacağınız, sermayeyi sivrisineğin kanadına yükledik…

Ben, ince iplere asılı kukla.

Sağ elimi çeke dursun hasretin,

Sol elime bağlı bu koca dünya.

Bakma yüzümdeki ölgün ışığa,

Bakma, gözlerimde sevda kurumuş.

Vurmuş kaşlarımın tam ortasından

Bir mel’un,

Kalbime karargâh kurmuş...

 

Hani işlenen her günahın ruha yansıyan bir azap yönü de vardır ya….

Günah boyutu olmasa da, gafletle yapılan ve Allah için olmayan her dünya işinin ruha verdiği bir eziyet boyutunun da olduğunu düşünüyorum ….

Demem o ki; “zahiren halk ile, batınen hak ile” formatında olarak, ustayla sürekli “irtibatı koparmayalım” modunda değilseniz, ruhunuz çok yoruluyor demektir.

Hz. Ali (r.a.) Efendimizin yine şöyle bir sözünü sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Düşündürücü ve hikmetli sözlerle ruhlarınızı dinlendirin. Zîrâ bedenlerin yorulduğu ve zayıfladığı gibi ruhlar da yorulur.”

Ruhum öyle yorgun ve dinlenmeye öyle çok ihtiyacı var ki….

Her zaman söylediğim gibi, yazdıklarım öncelikle kendi nefsimedir.

Bugün Hz. Ali (r.a.) Efendimizden gidiyoruz:

“Huşûsuz kılınan namazda, dilin âfetlerinden ve boş şeylerden sakınmaksızın tutulan oruçta, Kur’ân’ı tefekkürsüz okumakta, kalbe nakşolmayan ilimde, infâk edilmeyen malda, zor günlerde gösterilmeyen kardeşlikte, şükredilmeyen nîmette, gönülden edilmeyen ihlâssız duâda hayır yoktur.”

İşte, gerçekte olması gereken hayatımızın özeti…

Hz. Ali Efendimizin yukarıdaki sözleri üzerinde uzunca düşünmemiz ve kendimizi sorguya çekmemiz gerektiğini düşünüyorum…

Bütün bir ömrü zây ettim, üzüntüm- ızdırâbım çok; nihâyet ver.

Günâhım hadden aşkındır, yüzüm tutmaz ki yalvarsam, cesâret ver.

Dilim dönmez, elim ermez yürek kandır, kapından kovma mecrûhum,

İlâhî, dil- harâb oldum;  hamiyyet kıl, şefâatten işâret ver…

 

Benim anladığım şu: İhlas, sevgi, muhabbet, velhasıl AŞK olmadan yapılan bir amelin hazzı ve lezzeti de olmuyor…. Bunlarsız amel yapmak zaten çok da zor geliyor insana….

Hatta dünya işi de böyle değil midir?...  Büyük bir istekle, arzuyla, coşkuyla ve severek yaptığınız dünya işlerinde mutlaka başarıya ya da mutlu sona ulaşırsınız…

AŞK, öyle bir iksir ki, bulaştığı her şey bir anlam ve değer kazanıyor… Bu dünya ve hayatımız da buna dahil….

Simyacılar yüzyıllardır her şeyi altına çevirecek buluşun peşinde koşmuşlar…..

Demek ki onlar AŞK’ı keşfedememişler….

İçine ihlas, sevgi, muhabbet, AŞK katılmayan hangi iş, hangi amel HAK nazarında kıymetlidir!… 

AŞK… 18 bin alemin merkezi… AŞK… her derdin ilacı… AŞK… ötelerden gelen hayat iksiri…

 

AŞKAlemlerin Şifa Kriteri…

AŞKAlimlerin Şifa Kriteri…

 (Devamı bir sonraki yazıda)

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 29/11/2007 - SANDUKA

SANDUKA

 

Ne zamandır aklımda idi… Fakat yazmaya bir türlü fırsat bulamamıştım… Kısmet bugüne imiş…

Gecenin hüznüyle hemhal olarak çıkacağımız bu yolculuğumuzda kime refakat edeceğiz dersiniz?...

BİR ANNEYE…

Bir insanın sahip olabileceği en muhterem, en muhteşem ve en mübarek varlıktır ANNELERİMİZ…

Peygamber Aleyhisselamın (s.a.v);

"Cennet annelerin ayağı atındadır."[Kenz-ül Ummal, Hadis: 45439.]

Ve yine; "Annelerin ayaklarının altı, cennet bahçelerinden bir bahçedir",

övgüsüne ve müjdesine muhatab kılınan nurlu insanları en kalbi duygularla selamlıyor ve hürmetlerimi arz ediyorum…

Yaratanımız, Cenneti annelerin ayakları altına sermiştir…

Ne zaman “Cennet annelerin ayağı altındadır” kutlu sözü ile karşılaşsam, geçmişte yaşadığım bir olay hemen aklıma gelir…

Bu vesileyle olayı sizlere de aktarmak istiyorum…

Çok satan ama bu milletin inancından ve değerlerinden habersiz bir gazete, birkaç yıl önce, anneler günü vesilesiyle bir sayfa hazırlamış ve sayfanın bir köşesine de şöyle bir ibare koymuştu:

“Cennet annelerin ayakları altındadır.” TÜRK ATASÖZÜ…

Alın size; “Bu sene kurban bayramı hac mevsimine denk geldi” türünden bir firaset (!) örneği daha…

Bir aydın tipi düşünün ki, içinden kopup geldiği topluma önderlik etmesi gerekirken; tam aksine, kendi halkına ve onun değerlerine temelden karşıdır ve üstelik halkıyla ve değerleriyle sürekli bir harp halindedir. İşin traji-komik yanı ise, bu savaşını da halk adına yaptığını söylemesidir.

İster aydın olsun, isterse sade bir vatandaş; her insan tercihinde elbette hürdür… İçinde yaşadığı toplumun inanç ve  değerlerini benimsemeyebilir ya da kabul etmeyebilir… Hatta tercihini başka bir inanç ya da değerlerden yana kullanabileceği gibi, tam bir inançsızlığı da benimsemiş olabilir… Ancak, ömrü boyunca içinde yaşadığı, iç içe yaşadığı halkın inanç ve değerlerine karşı bu kadar ilgisiz, bu derece kayıtsız kalması ve zifiri bir cehalet örneği sergilemesi de kabul edilebilir bir durum değildir… En azından aydınlar için bu böyledir…. Aydın olmanın bir yana; aydın geçinmenin bile asgari bir sorumluluğu vardır. Ancak, bizim aydın geçinen bazı medya leşkerlerinde bu asgari sorumluluğu dahi görmek mümkün değildir.    

Bir büyük zatın şöyle bir sözü vardır:

“Yakında toz duman dağılınca bindiğin at mıdır, eşşek midir anlarsın!...”

Demek istiyor ki, ölüp de mezara girince tıraşın alnına dökülecektir…

Medya leşkerleri için dahi bu böyledir…

Bu konuyu geçiyorum…

****

Tekrar özümüze dönelim…

Yaradan boş yere sermemiş cenneti annelerin ayakları altına…

Hadi şimdi bir düğün evine gidelim…

Bir anne-baba için kızlarının mürüvvetini görmek, şüphesiz yaşayabilecekleri en mutlu olaylardan biridir. Ancak, kızlarını gelin olarak evlerinden uğurlamaları da; öyle zannediyorum ki, hayatlarının en zor anlarından biri olsa gerektir…

Evet dostlar!... İşte şu an, tam da o zor andayız… İzleyelim…

Gelinin artık vedalaşma vakti gelmiştir… Kızları “el” evine gidecektir…

Önce kardeşler uğurlarlar ablalarını…

Bazen birlikte gülmüşler, bazen de ağlamışlardır… Çocukluk  döneminde ise çokça kıskanmışlardır… Ama büyüdükçe de kol kanat germişlerdir… Oysa şimdi kanadın biri ayrılmaktadır…. Sarılıp veda ederler ablalarına… Gözyaşları birbirine karışır… Ayrılık acısı vakitsiz çökmüştür bağırlarına…

Sonra baba uğurlar kızını…

Erkekler ağlamaz diyenler, “erkeklikten” bihaberdirler…

Duygular sel olup akar adeta… Dualarla hıçkırıklar birbirine karışır… Erkeklerin beceremediği tek şey ise, sessizce ağlamaktır…

Sıra anneye gelir…

Hani çok bilinen hikayedir…

Kendisini sevdiğini söyleyen ve evlenmek isteyen gencin sevgisini ölçmek isteyen kız, delikanlıya annesinin yüreğini getirmesini ve onu köpeğine yedireceğini söyler. Uzun bir tereddüt geçirdikten sonra delikanlı bu işi yapmaya karar verir. Fakat annesi de durumu anlamıştır. Oğluna fazla direnmez. Oğlan annesini öldürüp yüreğini çıkarır ve bir mendilin arasına koyar ve koşa koşa kıza götürmeye başlar. Ancak koşarken bir yerde ayağı taşa takılır ve kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa savrulur. Oğlan düşerken canı acıdığı için “Ahhh! Anneciğim” der... Hala sıcacık olan anne yüreği de bulunduğu yerden seslenir:

“Canım yavrum, bir yerin acıdı mı ?...”

……………………………..

İşte sıra elleri öpülesi bu anneye, böyle bir anneye gelir…

Hani özlediğinizde, yokluğu yüreğinize ateşten bir kor gibi düştüğünde burnunuzun direği sızlar ya !...

Hani içinizin yandığını, ruhunuzun acıdığını hissedersiniz ya !…

Hani hasretine dayanamayıp infilak edercesine;

“Ayağının tozu, türabı olayım, seni çok özledim, neredesin canım Annem!!!...” diye defalarca haykırdığınız o mübarek insana…

O anda, kapının eşiğinden ayrılmakta olan kızını en iyi anlayan ANNE’dir…

Çünkü, benzer bir filmde yıllar önce kendisi başrol oynamıştır...

Küçük akarsular ya da dereler vardır… Bunlar akarken şırıl şırıl ses çıkarırlar… Baba ve kardeşler böyledir…

Ama bir de, büyük nehirler, ırmaklar vardır… Sessiz ve sakin akarlar… Ama büyük akarlar… Bu sessiz akışlarında öyle bir azamet, öyle bir heybet ve öyle bir vakar vardır ki…. Sizi meftun eder, büyülenir kalırsınız….

İşte Anne böyle bir edayla yaklaşır kızına… Sarılır, öper de öper gül goncasını…

Dakikalar asırlara rücu eder… Ama ayrılık mukadder mi mukadder…

Kollarının arasından kayıp giderken biricik çiçeği… Annenin kızına vardır iki emaneti…

Biri Kitab-ı Kuran, Peygamber müjdesi… Diğeri küçük bir sanduka, sedef kakmalı, nurdan yapılmış incisi …

Sağ koltuğunun altına sıkıştırır Kuranı… Dualarında Rabbinden tek dileği, kızına bahşetmesidir mutlu bir geleceği…

Sol koltuğuna yerleştirirken küçük sandukayı… Kulağına gergef gergef işlenir ana nasihatı…

“Canım yavrum, biricik meleğim!... Bunlar benim sana iki emanetim… Ne zaman başın sıkışırsa, ne zaman bir derde düçar olursan… Ne zaman üzülür, boynun bükülür, çaresiz kalırsan… Sana verdiğim bu iki emanete sımsıkı sarıl… Senin için mutluluk bu iki emanettedir asıl… Bilesin ki bu Kuran ve bu sanduka, bana da anamdan emanettir… Sen de  yavruna emanet et, bu geleneği devam ettir…”

Annenin gül goncası… Sımsıkı kavrar emanetleri…. Süzülür gider Zümrüd-ü Anka misali…

Kızı artık evinin hanımı olmuştur…

Cicim ayları ise çoktan dolmuştur…

Vakta ki bir gün, aile içinde tatsız bir olay yaşanır… Belki de her ailede, her zaman olandır, olacaktır… Ancak, annenin gül goncası çok üzülmüştür, çok pişmandır… İstemeden kırmıştır, incitmiştir eşini her dem figandır…. Bilir ki hata kendisindedir… Ancak, sevdiceği de bin yıllık mesafededir… Derdini söyleyemez hiç kimselere… Açmıştır sinesini ancak gecenin zifirine… Yine gün ağarırken ufak ufak… Bir çile daha dolanır yumak yumak… Kolay değildir günlerce uykusuz kalmak… Tarifsiz bir elemdir gönlünde gurbeti yaşamak… Tan vakti zikrin her çeşidini seçmiştir… Ne ki, seccadesinde yüreği hafifçe geçmiştir…

Şimdi rüya aleminde, bir başka boyutta gezmektedir…. Elinde bir anahtar, bilinmez bir kapı önündedir… Açar anahtarla usulca kapıyı… uzunca bir koridor ve karşısında yine bir kapı… Titreyen elleriyle bu kapıyı da açar... Ancak yine bir koridor, yine bir kapı naçar…

Sayısız koridor ve kapıdan geçer, yol alır… Heyhat!.. çok daha muhteşem bir kapıya gelir dayanır… Artık kapı açmaktan yorulmuştur… Ama başka çaresi de yoktur… Yine anahtarı çevirir ve açar kapıyı… Artık ne bir koridor vardır, ne de başka bir kapı… Gördüğü manzara karşısında büyülenir… Çünkü karşısındaki biricik Annesidir… Beyazlar içerisinde, ayın ondördü gibidir… Annesi gülümser kızına… Bir elinde Kuran, bir elinde sanduka… Uzatır kızına muhteşem iki Hazineyi… “Kızım” der Annesi, “niçin garip bıraktın emanetleri ?...”

……………………….

Derken acı bir düdük sesiyle irkildi… Her sabah ki banliyö treninin densizliğiydi… Şaşkın bir halde bakıyordu etrafına… Uyuya kalmıştı seccadede bir başına… Birden hatırladı düşünde gördüklerini serapa… Yavaşça kalktı ve yöneldi doğruca kitaplığa… Aldı eline Mushafı öptü koydu başına… ki Anneciğinden gelen aziz bir hatıraydı ona… Diz çöktü seccadesine rast gele açtı Kelam-ı Kadimi… Okudu euzu besmeleyle gözüne ilişen ilk ayeti…

''Ey iman edenler! Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin.''(Bakara:153).

Birden donup kaldı ruhu ve tüm bedeni… Sanki ilk kez duyuyormuş gibiydi bu ayeti…

Kapandı hemen secdeye ışık hızıyla…. Yüreği adeta bir çağlayan, akıyordu Mevla’ya… Kaç zaman geçti bilinmez secdede… Gözyaşlarından gözeler oluşmuştu seccadede… Yüreği bir arzuhalci, gözyaşları birer arzuhal… Rabbinden yardım diliyordu, Rabbin bilmemesi muhal…

Kalktı yerinden yavaş yavaş yöneldi odasına…. Heyecandan titriyordu kavuşmak için sandukasına… Hiç açmamıştı küçük sandukasını, annesi emanet etti edeli… Garip bir şaşkınlık içindeydi… Neden bu kadar beklemişti…

Çıkardı sedef kakmalı küçük sandukasını çeyiz sandığından… Birden anne kokusu kapladı küçük odayı sandukadan… Sarıldı, öptü, sevdi, okşadı sandukayı… Dana gözler görürken ahşap yapıyı, Arifler bildi ki, sanduka Ana’ydı…

Nice zaman sonra açtı kapağını sandukanın, titreyerek elleri… Yazılmış onlarca mektup vardı, bilinmezdi neydi içindeki… Meraklı bakışlarla çıkardı kutudan açtı birini…. Ana yazısıydı bu dizilmişti inci inci… Başladı okumaya satırları bir bir… Anladı ki yazılanlar Ananın bir ömürlük çilesidir… Satırlara dökmüştü Anası; gam, keder, elem ne varsa…. Tarihe not düşmüştü her ne hissetti ve ne yaşadıysa… Her bir satır Ana yüreğine giden bir yoldu adeta… Duygular, düşünceler ve hisler Arnavut taşıydı döşenmişti yola… Ana yüreği bu, derdi söyler de dermansız bırakır mı hiç?... Dökmüştü satırlara dert nedir, ona çare derman, yudum yudum iç… Gün gelir de telli duvaklı gelin olursa kızı… Aynı çileyi yaşar analar, çaresi mektuplarda hazırdı… Artık kan değil akan, iki damla gözyaşıydı… Yüreğinin içtiği kezzap değil huzur aşıydı…

………………………..

Annenin Gül Goncası artık şunu biliyor ve şuna inanıyordu:

Mutluluk Kaf Dağında değil, önünde iki anahtardı… Anneciğinden emanet, biri Kuran biri sandukaydı…

……………………..

Evet dostlar…. Gerçekten bu müthiş bir gelenek… Bir anne düşünün; hayatı boyunca aile içinde ya da dışında, yaşadığı ya da karşılaştığı her üzüntüsünü, her sıkıntısını; söyleyemediği her derdini ve bunlarla nasıl başa çıktığını ya da çıkılması gerektiğini mektup olarak kağıda döküyor ve bunları bir sandukada biriktiriyor… Sonra bu sandukayı gelin olup da evden ayrılırken kızına emanet ediyor. Hayata gerçek anlamda yeni başlayan tecrübesiz kızına bu sanduka, bir anlamda rehber oluyor. Ancak, o da kendi dertlerini, elemlerini ve bunlarla nasıl başa çıktığını kağıda döküyor. Aynı sandukada biriktiriyor… Ta ki, kendi kızı gelin olup da kapının eşiğinden ayrılıncaya kadar… Ve bu nesilden nesile devam ediyor…

 

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN!...

 

Ahmet Levent, 28.11.2007

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 21/11/2007 - TASAVVUF YAZILARI -7- Lokma

LOKMA

 

Epey oldu be DOSTLAR!… Hani şöyle kütür kütür bir gece yolculuğuna çıkmayalı…

Hiç yaşadınız mı bilmiyorum…

Hani tek katlı, bahçeli, müstakil evlerin olduğu bir mahalle düşünün…

Hani vaktin geceyarısı olduğunu düşünün…

Hani akşama kadar lapa lapa kar yağmıştır da, her taraf beyazın cümbüşüne dönmüştür…

Hani evler kardan elbise giymiş gibidir de, tüten bacalarıyle pek bir hoş görünür…

Hani ağaçlar dantel dantel süslenmiştir de, taze birer gelin gibi süzülür durur karşınızda….

Hani sokak lambaları nur saçan birer kandile dönmüştür de, her daim nöbettedir.…

Ne muhteşem bir uyum içindedir… Gecenin siyahıyla, karın beyazlığı… Gecenin soğuğunda karın sıcaklığı…

Hani bir de Ay’ın şavkı vurur da yakamozları kıskandıran bir ışıltı kaplar ortalığı….

Ne doyumsuz bir manzaradır, bilir misiniz ?...

Dönüp etrafınıza baktığınızda; büyülenir kalırsınız gördükleriniz karşısında…

Bir duygu seli kaplar yüreğinizi… Hüzünle karışık buruk bir tat bırakır sol yanınıza…

Geceye bürünmüş sokaklarda yürürken tek başınıza… Tılsımlı bir sessizlik kol gezer dört bir yanınızda…

Her sokak Picasso’dan bir tablo gibidir karşınızda….

Muhteşem manzarayı temaşa ederken, sessizliğin senfonisini dinlersiniz…

Ne hoştur karda yürümek…. 

Hani bastıkça bembeyaz kara…

Tek bir ses duyarsınız her adımda:

KIRT !!!... KIRT !!!... KIRT !!!...

Dönüp baktığınızda ardınıza …

İzler görürsünüz, size çok aşina…

----------------------------

Evet dostlar; gecenin hüzne dönüşen bu anında, çocukluk dönemimdeki kış mevsimine uzandım biraz… Beynimin kıvrımlarına takılan izleri bir bir yokladım… Mahallemi, sokağımı hatırladım… Kış mevsiminin tatlı bir gecesini sokağımda yaşadım…  

Bende kalan izleri sizlerle paylaştım…

İZLER… İZLER… İZLER…

 

Düşünüyorum da, çocukluğumdan bugüne kadar arkamda nasıl bir iz bıraktım acaba?... Ve nasıl bir iz bırakıp gideceğim bu diyar-ı gurbetten?…

Kar izi mi?... Zift izi mi?...

Yıllar öncesinden hafızamda kalan güzel mısralar hatırlıyorum… Kime ait olduğunu bilmiyorum… Ama güzel olduğunu biliyorum…

 

YOLCU....!!!

HERKES BU MİSAFİRHANEYE UĞRAR

VE BİR İZ BIRAKIR GİDER…

BU İZLER ARASINDA ÖYLELERİ VARDIR Kİ;

ONLARI YILLAR VE ASIRLAR AŞINDIRAMAZ.

ÖYLE İZLER VARDIR Kİ,

YÜRÜYENLE BİRLİKTE KAYBOLUR GİDER.

İZ VARDIR Kİ,

ARKADAN GELENLER YOL DER, SEHRAH DER, TUTAR GİDER.

İZ VARDIR Kİ PATİKADAN, DAĞ YOLUNDAN DA BETER.

İZ VARDIR Kİ ONA YÜZLER SÜRÜLÜR, GÖZYAŞI DÖKÜLÜR.

EY YOLCU!... ARKANDA NASIL BİR İZ BIRAKACAKSIN?...

 

Evet, arkamızda nasıl bir iz bırakıp gideceğiz?... Mühim soru…

 

Bilinmelidir ki, tek bir kişi olarak, bir aile ferdi olarak, bir anne ya da baba olarak, bir aile büyüğü olarak, bir komşu olarak, bir mahalle sakini olarak, bir işçi-köylü- memur- esnaf ya da herhangi bir meslek mensubu veya bir ilim adamı ya da bir amir olarak, bir şehrin mukimi olarak, bir ülkenin vatandaşı olarak, bir kültürün taşıyıcısı olarak, bir medeniyetin mensubu olarak, bir inancın sahibi olarak ve bir kul olarak;

 

Geride bırakacağımız izi şekillendiren ilk ve temel şey şudur:

 

LOKMA…

 

Ama nasıl bir lokma?

 

HELAL LOKMA…

 

Kemalata giden yolun birinci adımı helal lokmadır…

Midenize haram lokmalardan duvar örerken, kalbinize ALLAH dedirtemezsiniz…

Günahtan sakınmanın, gafletten kurtulmanın anahtarı helal lokmadır…

Vücudu haramlardan temizlemeden, vücudun yapı taşı MADE IN HARAM iken nefse karşı koyamazsınız…

Bataklığı kurutmadan sivrisinekle mücadele etmek ne kadar anlamlıdır?

Helal lokma ile vücud zikreder…. Haram lokma ise, sadece zulmeder...

 

Nûr ve kemâli artıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.

 

İlim ve hikmet helâl lokmadan doğar; aşk ve rikkat, helâl lokmadan  meydâna gelir.

 

Ağza  alınan helâl lokmadan, gönülden kulluğa bir meyil; öbür âleme gitme arzûsu zuhûr  eder.

 

Bir lokmadan hasede uğrar tuzağa düşersen; bir lokmadan  bilgisizlik ve gaflet meydâna gelirse, sen, o lokmayı haram bil!

 

Buğday ekersin de arpa mı biter? Attan eşek sıpası doğduğunu gördün mü hiç?

 

Lokma tohum gibidir, mahsûlü fikirlerdir. Lokma deniz gibidir, incileri fikirlerdir.  (Mesnevî, 1, 1642-1648)

 

Evet Dostlar !… Lokma, toprağa atılan tohum gibidir…

Mahsulü, düşüncedir, fikirdir, insandır, MEDENİYETTİR…

 

LOKMANA BAK !... MEDENİYETİNİ GÖR !...

LOKMANA BAK!... EBEDÜL EBED YERİNİ GÖR !…

…………………………….

Her zaman sevmişimdir zati…. Kütür kütür gece yolculuklarını….

 

 

 

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN!...

 

Ahmet Levent, 20.11.2007

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 17/11/2007 - SAN FRANCISCO'dan SAYIN MUHENDISIME

 

SAN FRANCISCO’dan SAYIN MÜHENDİSİM !!!..

 

MERHABALAR EFENDİM !!!...

 

Umuyorum ki, sıhhatte ve afiyettesinizdir…

Samimi ve latif yorumunuzdan dolayı kalbi şükranlarımı sunuyorum.

 

Anlıyorum ki çok uzaklardan bize seslenmişsiniz… Mesajınızın sonundaki San Francisco kelimesini görünce, bir kaç yıl önce San Francisco Körfezindeki küçük vapur gezimi hatırladım…. Alkatraz’ın yanından geçip Golden Gate Bridge kadar uzandıktan sonra tekrar hareket noktasına geri döndüğümüz güzel ve hoş bir gezi idi…  

 

Sayın Mühendisim; öncelikle duanıza yürekten amin diyor ve her zaman dualarınızı bekliyorum…

 

Bize isminizi veya müstearınızı lütfetmemişsiniz… Olsun, tercihinize saygı duyuyorum… Cahil biri olduğunuzu ileri sürüyorsunuz; ancak, ben sizin cahil mi, alim mi olduğunuzu bilmiyorum… Belki de tam tersine alim bir şahsiyetsiniz… Ama kendi cehaletim konusunda hiç bir şüphem yok. İmam-ı Azam Hazretleri, “bilmediğimi üst üste koysam başım göğe değerdi” dediğine göre, kendime “cahilim” demek bile kendim için bir iltifat sayılabilir.

 

Yazdıklarınızı birkaç kez okudum. Düşüncelerimi acizane şöyle ifade edebilirim…

 

Mürşidsiz ya da ustasız tasavvufta yol alınmaz. Bu doğru… Çok şükür Allah’a ki, bu fakire de Ulül Azim bir Usta’ya “bende” olmayı nasip etti. Bir konuda sizinle hemfikirim. Ustasız seyri sülük olmaz. Bu blogda yer alan 6 adet yazımı okudu iseniz, ana temanın bu olduğunu hemen anlamışsınızdır…

 

Manevi ilimler kitaplardan öğrenilmez diyorsunuz ki, haklısınız… Hal ilmi, ustasından öğrenilir. Ancak, herşeyin zahire bakan bir yönünün olduğunu da unutmayalım. Bunca manevi ilim üstadı uzun uğraşlardan sonra binlerce sayfa yazıyı başka ne için yazmış olabilir?

 

“Sufinin cahili şeytanın maskarasıdır” sözünden, yalnızca “Tefsir, Hadis, Fıkıh” gibi temel islami (zahiri) ilimlere yönelik bilgilenmenin kastedildiğini düşünmüyorum. Dikkat edilirse, gelmiş geçmiş büyük mürşidlerin ve sufilerin hepsi de yazılı eserler bırakmışlardır. Bu eserlerin manevi ilimlere ilişkin bir boyutunun olmadığını kim ileri sürebilir?  

 

Ali Nihad TARLAN Hoca, Mevlana’nın Mesnevisi için;  "Dinin Metafiziği tasavvuftur. Hakiki tasavvuf, bir taraftan idrakin bütün ihtiyaçlarını karşılar, diğer taraftan cemiyet hayatına ideal bir nizam verir. Mesnevi bu yolun en üstün eseridir." demektedir.

 

Prof. Erol GÜNGÖR ise, Mevlana ve onun Mesnevisi hakkında şöyle bir tespitte bulunmaktadır:

 

"Biz, Mevlânâ Celâleddîn'in vecdinin feryatlarını dinledik. Daldığı huzur denizinin derinliklerini görmemize imkân yok. Denizin tâ dibinden sıyrılıp, tâ suyun yüzüne ne vurdu ise onu görüyoruz. Biz Hazret-i Mevlânâ'nın aşkını değil, sadece aşkının dile gelen feryatlarını elde ettik. Peltek dilimizle anlatmaya çalıştığımız, bütün bundan ibâret. Huzur denizine yalnız o daldı. Bize vecdinin fırtınasından çıkan sesler kaldı. Heyhât! Onu Mevlânâ zannediyoruz."

 

Bu noktada sözü Osman Nuri TOPBAŞ Hocamıza bırakıyor ve bir dergide yayımlanan makalesinin bir bölümünü aşağıya alıyorum:

 

[Hazret-i Mevlânâ, gönlündeki esrarı herkesin idrâk edemeyeceğini, onu ancak kendisi gibi vuslat ateşiyle kavrulan âşıkların anlayabileceğini ifade sadedinde der ki:

 

"İştiyak ve hasret derdinin şerhini söylemek için, ayrılıktan parça parça olmuş bir gönül isterim."

 

Bu cümlenin izahını yine Hazret-i Mevlânâ'nın kâmil insan aramakla alâkalı olarak anlattığı şu temsîlî misâle bırakalım:

 

"Bir gece vakti evimden dışarı çıktım. Kırlarda geziyordum. Bir adamcağızın elinde fenerle dolaştığını gördüm:

"-Bu gece karanlığında ne arıyorsun?" diye sordum.

Adam:

"-İnsan arıyorum." diye cevap verdi.

Ona dedim ki:

"-Yazık! Boşuna yoruluyorsun... Ben yurdumu terkettim de yine onu bulamadım. Git evine, yat, rahatına bak. Nafile arıyorsun, onu hiçbir yerde bulamayacaksın!"

Adamcağız acı acı baktı:

"-Bulamayacağımı ben de biliyorum. Ama yine de aramaktan zevk alıyorum.""

 

Bu çırpınış, varlıkların en şereflisi olan kâmil insanın arayışıdır. Ve arayışlar, böyle bir çırpınış hâline dönüştüğü ân, arananın bulunacağı andır. Aksi hâlde, yâni çırpınıştan uzak olan bilgi ve arayıştan hiçbir semere alınamaz. Bu gerçeği Muhammed İkbal bir şiirinde ne güzel anlatır:

 

"Bir gece kütüphanemde bir güvenin pervaneye (ışık etrafında dönen kelebeğe perişanlık içinde) şöyle dediğini duydum:

"-İbn-i Sînâ'nın kitapları içine yerleştim. Farabî'nin eserlerini gördüm. (Onların bitmek bilmeyen kuru satırları ve o satırlardaki solgun harflerin arasında gezindim ve kemirdim. Bu meyanda Farabî'nin faziletliler şehri mânâsına gelen Medînetü'l-Fâzıla'sını sokak sokak, cadde cadde dolaştım. Fakat) bu hayatın felsefesini bir türlü anlayamadım. Kâbuslu çıkmaz sokakların hazin bir yolcusu oldum. Bir güneşim yok ki, günlerimi aydınlatsın..."

 

Güvenin bu feryadına mukabil, kanatları yarı yanmış pervanenin şu güzel ve ince cevabını hiçbir kitapta bulamazsın. Dedi ki:

 

"-Çırpınıştır hayatı daha canlı yapan; çırpınıştır hayatı kanatlandıran!..""

 

Yâni pervâne güveye yanık kanatlarını göstererek hâl lisanı ile:

 

"-Sen bu müteverrim (veremli) çıkmaz yokuşlarda helâk olmadan kendini kurtar! Mesnevî'nin aşk, vecd ve feyz dolu mânâ deryasında nasiplenerek vuslata kanatlan!.." demekteydi.

 

Aşk, çırpınışla başlar. Hayat okyanusunu aşıp vuslata erebilmek, hep bu aşk ve vecd çırpınışlarının feyizli ve bereketli zemininde gerçekleşir. Çırpınmayan tembel ve paslı yürekler sînede yük olduğu gibi hayat okyanusunun girdaplarında da bir yük hâline gelirler. Neticede boğularak helâk olurlar.

 

Cenâb-ı Hak, cümlemizi kâmil insanların sır ve hikmet dolu ilâhî sadâsına kulak veren ve Hak yolunda bir ney misâli aşk ve vecd içinde vuslat iştiyakıyla yanarak vâsıl-ı ilâllâh olan bahtiyarlardan eylesin!

 

Âmîn!..]

 

Daha fazla söze gerek var mı bilmiyorum… Umarım meramımız anlaşılmıştır…

 

Lütfen endişe etmeyiniz, çeşitli platformlarda bu konuda elde ettiğim bilgileri tüm dostlarla paylaşacağımı belirtmek istiyorum.

 

Ve tabii ki, paylaşımlarınızı da her zaman bekliyorum…

 

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN EFENDİM !!!...

 

Ahmet Levent, 17.11.2007

 

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Bilgiyi ve hikmeti paylaşmak isteyen tüm dostlara MERHABA !!!...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS

Kategoriler

Arkadaşlar

erva
birdirbir
yurekyanginlari
yitiksehir
umiddemir
Kitap Özeti
01maz
mesutizm
leylisra
Derya Deniz
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:3
| Sonraki Sayfa