Ruhları Doyurmak 2

Otobüsümüz kıvrıla kıvrıla yol alırken sabahın o ilk ışıkları da belirmeye başlamıştı….

Gün doğdu, saba misk saçaraktan gidiyor

Bir hoş bu ıtır, onun yanından gidiyor!

Kalk!... Sen uyuyorsun ama devran gidiyor

Duy kokuyu bir kere bu kervan gidiyor…

Maksud u Menzile olan mesafemiz azalırken, insanı mecalsiz bırakan ılık ve tatlı bir heyecanla hasret kundağına sarmalanmış olarak muhabbet beşiğinde sallanıp duruyorduk… Ötelerden ninni gibi gelen bir ses vardı sanki….. Arz’dan Arş’a uzanan….

Ses sevgiliden, yankı veren dağ benim

Bir tabloyum alemde, odur çizenim

Döndükçe anahtar tıkılar ya kilit

Benzer buna, söyleten O, ben söyleyenim….

Hani yukarıda, şehirler ve insanların ruh ikizi gibi birbirlerine ne kadar çok benzediklerinden söz etmiştik…. Belki aynı damardan beslendikleri; belki insanlar şehirleri, şehirlerin de insanları kurdukları için bu böyledir demiştik….

Doğrusu Allah u alem….

Ancak, şimdi ayak bastığım şu topraklar, sevgililer diyarı şu Belde; kendisini kuran ve halen yaşatan Ululazim Şahsiyetlerin varlığıyla ayrı bir anlam ve değer kazanmaktadır…. Sevgili, geçici bir süre için de olsa oradan ayrıldığında; tavuğundan ördeğine, toprağından yaprağına herkes ve herşey eminim ki kendisini yetim hissetmektedir….

Ama şimdi bu güzel beldedeyiz…. Sevgiliye kavuşma vakti artık…. Özlem denizinden vuslat limanına demir atmanın derin hazzı içerisindeyiz….

Bir yer var ki, orada sayı üstü endaze;

Ne solmak, ne yıpranmak, herşey ebedi taze…

Düşünüyorum da, sevgiliye kavuşmak neden bu kadar tatlı ?…. Ayrılık bu kadar acı olduğu için mi ?…. Bilemiyorum….

Vuslat anı gül açar yüzün hep güler

Gönlümde iman olur da hasret gider

Gönlümle benim aramda bir kavga var

Her an “o benim, hayır benimdir o!..” der…

Halbuki, gerçek aşıklar vuslat hiç olmasın, yok olup gitsin istermiş... Sevgili için yaşamayı sevgili ile yaşamaya yeğlerlermiş...  Olur da bir gün vuslat gerçekleşirse şayet, yâni âşık maşukuna kavuşur ise, artık ortada ne aşk vardır ne de aşık…. Âşık mâşukluğa garkolmuştur…. Vuslatı istemeyen âşıkın da vuslatı istememekteki esas niyetinin bu olduğu herhalde anlaşılmaktadır…. (2)

Gerçek aşıkların yaşadığı aşk nedir, onların vuslatı ve kavuşması nasıl olur, ne anlam ifade eder doğrusu bilmiyorum…. Yaşamadım çünkü…. Bunlar ne okumakla anlaşılır, ne de kelimelerle ifade edilebilir…

Aşk meclisinin havası bir hoşluğu var!

Aşk içkisinin bir tadı sarhoşluğu var

Bir başka okunmakta ilim medresede

Aşkın ise bambaşka okunuşluğu var

***

Bir mum ki gönül yanmaya hep teşnedir

Ayrılıkla doğan dertlere derman nedir

Coşmak ve yakıp yıkmayı hiç duymayan

Aşk öğrenilen değil, gelen nesnedir...

“Gerçek aşık aday adayı” payesine bile ışık hızı mesabesinde uzak biri olarak söyleyeyim ki, bizimkisi elbette havass değil avam aşkı….

Biz huzura çıkmaz isek huzura eremeyiz….

Bizim vuslatımız cismen huzura çıkmak iledir…

Meydan geniş ama ortalarda er yok

Bir öyle zaman ki bildiğin haller yok

Her görünüşte sanki bir evliya

Hak olarak ruhda ateş yok, fer yok….

Sevgilinin diyarında ulu mabedin içerisindeyiz…. Edebli ve sanki ebedi bir bekleyişteyiz…. Sessiz ve dingin görünen nezih topluluğun cezbeden cezbeye koşan yürekler aleminde kimbilir ne fırtınalar kopmaktadır…. Bilmemekteyiz…

Öyle hoş bir bekleyiştir ki bu; ne yapraklar çiğ tanesini; ne bad-ı saba baharı böyle bekleyebilir…. Ve hangi bekleyiş bu kadar sevgi dolu, hasret dolu ve heyecan yüklü olabilir?….

Ne varki, mabedin ilahi havasını bürüyen derin sessizlik, telaşlı bir kıpırdanmayla bozulur….

İkindi vakti girmiş ve İlahi Davet başlamıştır….

Bu yalnızca bir İlahi Davet değildir…. Sevgiliye kavuşmanın da bir muştusudur…

İlahi mabed hınca hınç dolu olsa da, Kızıldenizin yarılıp ikiye ayrılması gibi aydınlık bir patika yol açılmıştır….. Cümle kapıdan mihraba uzanan bu aydınlık yolun iki yanında kemali edep ile yürekler saf tutmuş sevgiliyi beklemektedir….

Vakit artık kavuşma vakti, huzura erme vaktidir….

Derin bir sessizlik hüküm sürerken, sevgilinin gelişini hissedersiniz..…  Mihraba uzanan aydınlık yolun başında Yüceler Yücesinin selamı ile sessizlik bir anda bozulur: SELAMUN ALEYKUM !!!...

İlahi mabed içerisinde dalga dalga yayılan ve yankılanan bu davudi ses, misket bombası düşmüşcesine her bir gönülü yakar da yakar….

Binlerce yürek, tek bir yürek olmuşçasına gönülden karşılık verir: VE ALEYKUM SELAM !!!!.... EHLEN VE SEHLEN !!!....

Ardında nezih bir salihler topluluğu süzüle süzüle gelmektedir sevgili….

Hani güneş ufuktan ansızın doğar ya…. Sevgili de öyle doğuverir birden…. Bütün azametiyle, bütün güzelliğiyle işte karşınızdadır…  

Bu noktada sözü Mevlana Hazretlarine bırakalım…..

O geliyor O !...

Yollara sular dökün,

Bahçelere müjdeler edin, bahar kokuları geliyor, O geliyor O !...

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Yol verin, açılın, savulun beri durun beri,

Yüzü apaydınlık ak pak, bastığı yeri ardında gündüzler gibi bırakarak

O geliyor O !...

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Gökler yeryüzünü kapladı örttü bir anda,

Bir anda dört yanımı misk gibi bir koku sardı,

Bir anda bir velvele, bir kıyamet koptu cihanda,

O geliyor O !...

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Bir anda can geldi bağlara, bağlar ışıdı,

Bir anda açıldı baktı bağlarda gözler,

Bir anda bizde ne dert kaldı, ne gam, ne keder,

O geliyor O !...

Ay parçamiz, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Yayından fırladı ok, hedefe ha vardı ha varacak,

Bahçeler selama durdu, selviler ayağa kalktı,

Çayır çimen yollara düştü.

İşte gonca ata binmiş geliyor, biz ne duruyoruz.

O geliyor O !...

Ay parçamız, sevgilimiz, yarimiz geliyor.

Sen bizim çevremize gelirsen göreceksin ey Sultanım,

Huyumuz sadece susmak olmuş bizim, susmak.

Senin güzel gözlerin için işte canım pusuda.

Rahatım kaçtı benim, geceleri uykum kalmadı gitti ama,

Bak işte o güzel gözler yola çıkmış geliyor…

…………………………………………………….

Elinde bir demet gül goncası….. Ardında salihler topluluğu onlarcası…. Süzülerek geçiverir mihraba doğru Evliya-ı izamın öncüsü….

İlahi mabed bir rahmet anaforuna dönüşmüştür….. Her bir ademi dibe doğru çeker de çeker…. Anafora kapılıp da vurgun yemeyen var mıdır?.... Ya da derinlik sarhoşluğuna kapılmayan…

Gönüller yeniden saf saf olmuş, en büyük huzura durulmuştur….

En büyük huzurda en derin inşirahı özümseye özümseye insan ömrünün en saadetli dakikaları akar da akar….

Namaz, sancıma ilaç, yanık yerime merhem;

Onsuz, ebedi hayat benim olsa istemem….

Artık vakit, ilahi mabedde cennet bahçesine girme vaktidir….

Cennet bahçesine girmenin verdiği mutluluğu nasıl anlatmalı bilmem ki…

Hangi cins-i latif, hangi cismani taltif, hangi cihan-şümul lütuf bu mutluluğu verebilir ki…

Gönlüm o yakut dudaklara hasretti

Mest olmuş o gözler beni sarhoş etti

Ruhumda her an bahar hikâyen okunur

Gül bahçelerin kalbimi bir hoş etti…

Ve cennet bahçesinin sahipleri, başımızın tacı nurlu zatlar… Sizler ne büyüksünüz !….

Sizleri tarif etmekteki acziyetim sonsuz…. Bahçeye gelen ziyaretçileri hiç boş göndermezsiniz…. Elleriniz hep doludur sizin….

Bu bahçe, öyle bir bahçedir ki; bazen insana sanki bir uçak pisti gibi görünür…. En kamil pilotlar mükemmel uçaklarıyla birer birer iner ve kalkarlar…. En kıymetli hediyelerini en muhtaçlara bırakarak….

Bazen de bir ameliyathane gibi gelir insana….. Eşrefi mahlukatın en şerefli kalp cerrahları, marazi kalplere en kompleks ameliyatları yaparlar da, nice esfel-i safilin ahseni takvim üzre rucu eder….

Bu ustalar, öyle ustadır ki, yalnızca ruhi balans icra etmezler, siret yanında surete de en ince estetik müdahaleyi yaparlar…. Hem de hiçbir deri israfına yol açmadan…..

Bu yol öyle bir yoldur ki, asırlarca ruhları doyurmuş amma karınları da asla unutmamıştır…..

Ruhlarımızı doyuran halkadan, karınlarımızın doyacağı haleye doğru yol alırken, burada bir parantez açıp, hemen aklıma gelen bir olayı nakletmek istiyorum….

Yıllar önce Amerikaya yaptığımız bir seyehat çerçevesinde Memphis şehrine de gitmiştik…

Memphis; Elvis Presleyin gençlik yıllarını geçirdiği ve hayata veda ettiği şehirdir. Aynı zamanda, Martin Luther King’in bir suikast sonucu öldürüldüğü yerdir…

Program gereği, Memphiste bir baptist kilisesinde yapılan ayini izledik…. Ayinden sonra kilisenin baptist papazı bizi misafir etti. Kendisi Martin Luther King’in yakın arkadaşı imiş. Memphis’e geldiğinde King’i evinde misafir etmiş. King’i kaldığı otelin balkonunda vurdukları sırada o da otelde imiş. Suikasti bize ayrıntılı olarak anlatmıştı. Kiliseden ayrıldıktan sonra doğruca King’in öldürüldüğü ve bugün müze haline getirilen oteli gezmeye gittiğimizde, zihnimizdeki taze bilgilerle suikast olayını sanki yakinen yaşamış gibi hissettiğimizi hatırlıyorum…

Neyse, bu ayrı bir bahis….  

Tekrar konumuza dönelim. Ayinden sonra baptist papaz bizi yemeğe davet etti. Daha doğrusu kiliseye gelen insanlarla beraber biz de kilisenin alt katında bulunan büyük bir yemek salonuna geçtik. İçerisi bayağı kalabalıktı, ancak bize özel bir masa hazırlanmıştı.

Yemeğe başlarken papaz şu sözü sarfetti:

“Yukarıda ruhları doyuruyoruz, aşağıda da karınları…”

Hafifçe tebessüm ettiğimi hatırlıyorum…. O gün kilisenin alt katında karınlar kesin olarak doymuştu, ancak, ruhların içten içe daha da çok acıktığından emindim…. Çünkü, verilen gıdanın son kullanma tarihi çoktan geçmişti, bozuktu ve üstelik zararlı katkı maddeleri içeriyordu….

…………………………………….

Biz yine kutlu beldemize dönelim ve karınlarımızın doyacağı halkaya doğru yol alalım.…

Zaman artık, kutlu yolun asırlardır vazgeçilmezi olan “çorba içme” zamanıdır.

Bu kutlu yol; maddi ve manevi yapısı itibarıyle insanı her zaman bir bütün olarak ele almış ve değerlendirmiştir. Ruhları doyururken karınları asla ihmal etmemiştir. Mevlana Hazretlerinin buyurduğu üzere, helal lokma tohum gibidir. Meyvesi güzel fikir, tefekkür ve medeniyettir. Bu nedenledir ki, dervişliğin yüzde doksanı helâl lokma, yüzde onu da gayret olarak ifade edilir.

Asırlara uzanan mayasıyla, dünyanın en güzel ekmeğini, dünyanın en güzel çorbasına katık yapmanın keyfini çıkarmak üzere etraftaki küçük halkalardan birinde yerimizi almıştık…. Hikmeti nedir bilemiyorum ama, büyükler hep, tek bir halkada kalmayıp, diğer halkaları da ziyaret etmeyi tavsiye etmişlerdir….

İçtiğimiz çorbaydı belki dostlar…. Ama sanki ruhumuzu yakan bir çerağdı…. Öyle ki, karnımız doyarken, ruhumuz da doyuyordu….

Şimdi bu noktada; “papazın kulakları çınlasın” mı demeliyim….

…………………………………………………

Vakit geceye doğru ilerlerken, sıra günah sayacını sıfırlamaya gelmişti….

En büyük kapı olan tevbe kapısından içeri girmek için sabırsızlanan insanları müşahade etmek de ayrı bir keyifti….

Ben tövbemi bozdum amma gel etme sen!

Bir kez daha tövbe istemem şimdi ben

Yüz bin defa belki tövbe ettim işte

Kan ağladı tövbecik benim elimden!...

Şöyle bir olay nakledilir: Büyük Mürşidlerden birisi abdest alırken yanına bir zat yaklaşır ve tevbe etmek istediğini söyler. Ululazim şahsiyet o esnada sağ ayağını yıkamış, fakat henüz sol ayağına geçmemiştir…. Hemen döner o zatın elini tutar ve tevbeyi verir…. Tevbe biter bitmez, şahıs ruhunu teslim eder…. Yorumu size bırakıyorum….

İlahi mabedin içerisindeyiz….. Sultanlar sultanı, çekim alanına aldığı yüzlerce gezegeni ile bir güneş gibi parlamaktadır….

Doğal olarak, “kablosuz ağ bağlantısı” teknolojisine sahip olamayan yüzlerce “günahkar ve nedametkar” için özel bir “yerel ağ bağlantısı” kurmuştur…. Ulu bir Moderatör olarak ağa bağlanan nedametkarların nedamet mesajlarını alıp, arzdan arşa uzanan kablosuz ağ bağlantısı ile İlahi Huzura arz etmektedir.

Hem tövbe gerek, hem ona  zincir gerek

Nefs kocalır amma sönmez onda istek!

Leş gördü mü zincir koparır saldırır

Ben nefsimi neyleyim, köpektir o köpek…

Tevbe ve duaları yoksa ne kıymeti vardı ademoğlunun…

Kanaatimce bu an, nedametkarlar için en saadetli andır…. Ancak, en büyük sorumluluğu da üstlendikleri andır. Yaratıcıya artık bir sözleri vardır ve civanmertlik gösterip her dem nasuh duruşunu sergilemeleri gerekir….  Dünyanın en zor sanatı da bu olsa gerektir….

Bu yolun maddi ve manevi yapısı itibarıyle insana bir bütün olarak yaklaştığından söz etmiştik… Manevi arınmanın ardından maddi durulanma ile temizlik harekatı da tamamlanmış olur. Ulu Moderatör tarafından kütük kayıtları yapılmış, gezegenler artık yeni yörüngelerine oturtulmuştur.

Kutlu beldede gece çok çabuk geçer…. Vakit, artık seher vaktidir…..

Fecr-i sadık ile ayrılığın ateşi de gönüllere düşmeye başlar.

Sabahın en hoş deminde Sevgili ile İlahi Huzura durmanın tarifsiz mutluluğu yeniden yaşanır. Artık veda vakti gelmiştir. Ya da yeniden yetim kalma zamanı mı demeliyim….

Yürekler buruk bir heyecanla hatır almak için Sevgiliye yaklaşır….

En öpülesi ele buseyi kondururken, gönüller duaya, yürekler görklü nazara gark olur….

Ruhun ki o aksetti güzel yüzünden

Mey kaseme düşmüştü hayalin birden!

Göz sürmeyi istedim ayaklarına

“Kirpiklerim incitir” dedim korktum ben…

Büyüklerin eli hep “veren el” olmuştur. Almak onların sanatı değildir…. Doldururlar manevi heybeleri birer birer….

Dönüş başlamıştır artık…. Vuslat limanından özlem denizine doğru yeniden yelkenler açılmıştır.….

Bir yanınız en derin huzuru damıtırken; diğer yanınıza hasret okları birer birer saplanmaya başlamıştır bile…..

Sen can suyumuzsun nebatız, fundayız

ŞAH’sın bize, bizler ise bir gedayız

Sensin bize ses, yankı veren sadayız

Bul bizleri, gel bizlere, biz buradayız!...

 

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN!...

Ahmet Levent, 13.08.2008

http://leventahmet.blogcu.com/

 

(1)     Dr. Selman KUZU, Yeni Ümit Dergisi, Sayı : 70 Ekim - Kasım - Aralık 2005

(2)     http://www.edebiyatdefteri.com/index.asp?istek=tum_yazilar&k=detay&yazi_id=13427

(3)     Mısralar, Mevlana Hazretleri, Necip Fazıl Kısakürek ve Mehmet Akif Ersoy’a aittir.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !