SANDUKA

SANDUKA

 

Ne zamandır aklımda idi… Fakat yazmaya bir türlü fırsat bulamamıştım… Kısmet bugüne imiş…

Gecenin hüznüyle hemhal olarak çıkacağımız bu yolculuğumuzda kime refakat edeceğiz dersiniz?...

BİR ANNEYE…

Bir insanın sahip olabileceği en muhterem, en muhteşem ve en mübarek varlıktır ANNELERİMİZ…

Peygamber Aleyhisselamın (s.a.v);

"Cennet annelerin ayağı atındadır."[Kenz-ül Ummal, Hadis: 45439.]

Ve yine; "Annelerin ayaklarının altı, cennet bahçelerinden bir bahçedir",

övgüsüne ve müjdesine muhatab kılınan nurlu insanları en kalbi duygularla selamlıyor ve hürmetlerimi arz ediyorum…

Yaratanımız, Cenneti annelerin ayakları altına sermiştir…

Ne zaman “Cennet annelerin ayağı altındadır” kutlu sözü ile karşılaşsam, geçmişte yaşadığım bir olay hemen aklıma gelir…

Bu vesileyle olayı sizlere de aktarmak istiyorum…

Çok satan ama bu milletin inancından ve değerlerinden habersiz bir gazete, birkaç yıl önce, anneler günü vesilesiyle bir sayfa hazırlamış ve sayfanın bir köşesine de şöyle bir ibare koymuştu:

“Cennet annelerin ayakları altındadır.” TÜRK ATASÖZÜ…

Alın size; “Bu sene kurban bayramı hac mevsimine denk geldi” türünden bir firaset (!) örneği daha…

Bir aydın tipi düşünün ki, içinden kopup geldiği topluma önderlik etmesi gerekirken; tam aksine, kendi halkına ve onun değerlerine temelden karşıdır ve üstelik halkıyla ve değerleriyle sürekli bir harp halindedir. İşin traji-komik yanı ise, bu savaşını da halk adına yaptığını söylemesidir.

İster aydın olsun, isterse sade bir vatandaş; her insan tercihinde elbette hürdür… İçinde yaşadığı toplumun inanç ve  değerlerini benimsemeyebilir ya da kabul etmeyebilir… Hatta tercihini başka bir inanç ya da değerlerden yana kullanabileceği gibi, tam bir inançsızlığı da benimsemiş olabilir… Ancak, ömrü boyunca içinde yaşadığı, iç içe yaşadığı halkın inanç ve değerlerine karşı bu kadar ilgisiz, bu derece kayıtsız kalması ve zifiri bir cehalet örneği sergilemesi de kabul edilebilir bir durum değildir… En azından aydınlar için bu böyledir…. Aydın olmanın bir yana; aydın geçinmenin bile asgari bir sorumluluğu vardır. Ancak, bizim aydın geçinen bazı medya leşkerlerinde bu asgari sorumluluğu dahi görmek mümkün değildir.    

Bir büyük zatın şöyle bir sözü vardır:

“Yakında toz duman dağılınca bindiğin at mıdır, eşşek midir anlarsın!...”

Demek istiyor ki, ölüp de mezara girince tıraşın alnına dökülecektir…

Medya leşkerleri için dahi bu böyledir…

Bu konuyu geçiyorum…

****

Tekrar özümüze dönelim…

Yaradan boş yere sermemiş cenneti annelerin ayakları altına…

Hadi şimdi bir düğün evine gidelim…

Bir anne-baba için kızlarının mürüvvetini görmek, şüphesiz yaşayabilecekleri en mutlu olaylardan biridir. Ancak, kızlarını gelin olarak evlerinden uğurlamaları da; öyle zannediyorum ki, hayatlarının en zor anlarından biri olsa gerektir…

Evet dostlar!... İşte şu an, tam da o zor andayız… İzleyelim…

Gelinin artık vedalaşma vakti gelmiştir… Kızları “el” evine gidecektir…

Önce kardeşler uğurlarlar ablalarını…

Bazen birlikte gülmüşler, bazen de ağlamışlardır… Çocukluk  döneminde ise çokça kıskanmışlardır… Ama büyüdükçe de kol kanat germişlerdir… Oysa şimdi kanadın biri ayrılmaktadır…. Sarılıp veda ederler ablalarına… Gözyaşları birbirine karışır… Ayrılık acısı vakitsiz çökmüştür bağırlarına…

Sonra baba uğurlar kızını…

Erkekler ağlamaz diyenler, “erkeklikten” bihaberdirler…

Duygular sel olup akar adeta… Dualarla hıçkırıklar birbirine karışır… Erkeklerin beceremediği tek şey ise, sessizce ağlamaktır…

Sıra anneye gelir…

Hani çok bilinen hikayedir…

Kendisini sevdiğini söyleyen ve evlenmek isteyen gencin sevgisini ölçmek isteyen kız, delikanlıya annesinin yüreğini getirmesini ve onu köpeğine yedireceğini söyler. Uzun bir tereddüt geçirdikten sonra delikanlı bu işi yapmaya karar verir. Fakat annesi de durumu anlamıştır. Oğluna fazla direnmez. Oğlan annesini öldürüp yüreğini çıkarır ve bir mendilin arasına koyar ve koşa koşa kıza götürmeye başlar. Ancak koşarken bir yerde ayağı taşa takılır ve kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa savrulur. Oğlan düşerken canı acıdığı için “Ahhh! Anneciğim” der... Hala sıcacık olan anne yüreği de bulunduğu yerden seslenir:

“Canım yavrum, bir yerin acıdı mı ?...”

……………………………..

İşte sıra elleri öpülesi bu anneye, böyle bir anneye gelir…

Hani özlediğinizde, yokluğu yüreğinize ateşten bir kor gibi düştüğünde burnunuzun direği sızlar ya !...

Hani içinizin yandığını, ruhunuzun acıdığını hissedersiniz ya !…

Hani hasretine dayanamayıp infilak edercesine;

“Ayağının tozu, türabı olayım, seni çok özledim, neredesin canım Annem!!!...” diye defalarca haykırdığınız o mübarek insana…

O anda, kapının eşiğinden ayrılmakta olan kızını en iyi anlayan ANNE’dir…

Çünkü, benzer bir filmde yıllar önce kendisi başrol oynamıştır...

Küçük akarsular ya da dereler vardır… Bunlar akarken şırıl şırıl ses çıkarırlar… Baba ve kardeşler böyledir…

Ama bir de, büyük nehirler, ırmaklar vardır… Sessiz ve sakin akarlar… Ama büyük akarlar… Bu sessiz akışlarında öyle bir azamet, öyle bir heybet ve öyle bir vakar vardır ki…. Sizi meftun eder, büyülenir kalırsınız….

İşte Anne böyle bir edayla yaklaşır kızına… Sarılır, öper de öper gül goncasını…

Dakikalar asırlara rücu eder… Ama ayrılık mukadder mi mukadder…

Kollarının arasından kayıp giderken biricik çiçeği… Annenin kızına vardır iki emaneti…

Biri Kitab-ı Kuran, Peygamber müjdesi… Diğeri küçük bir sanduka, sedef kakmalı, nurdan yapılmış incisi …

Sağ koltuğunun altına sıkıştırır Kuranı… Dualarında Rabbinden tek dileği, kızına bahşetmesidir mutlu bir geleceği…

Sol koltuğuna yerleştirirken küçük sandukayı… Kulağına gergef gergef işlenir ana nasihatı…

“Canım yavrum, biricik meleğim!... Bunlar benim sana iki emanetim… Ne zaman başın sıkışırsa, ne zaman bir derde düçar olursan… Ne zaman üzülür, boynun bükülür, çaresiz kalırsan… Sana verdiğim bu iki emanete sımsıkı sarıl… Senin için mutluluk bu iki emanettedir asıl… Bilesin ki bu Kuran ve bu sanduka, bana da anamdan emanettir… Sen de  yavruna emanet et, bu geleneği devam ettir…”

Annenin gül goncası… Sımsıkı kavrar emanetleri…. Süzülür gider Zümrüd-ü Anka misali…

Kızı artık evinin hanımı olmuştur…

Cicim ayları ise çoktan dolmuştur…

Vakta ki bir gün, aile içinde tatsız bir olay yaşanır… Belki de her ailede, her zaman olandır, olacaktır… Ancak, annenin gül goncası çok üzülmüştür, çok pişmandır… İstemeden kırmıştır, incitmiştir eşini her dem figandır…. Bilir ki hata kendisindedir… Ancak, sevdiceği de bin yıllık mesafededir… Derdini söyleyemez hiç kimselere… Açmıştır sinesini ancak gecenin zifirine… Yine gün ağarırken ufak ufak… Bir çile daha dolanır yumak yumak… Kolay değildir günlerce uykusuz kalmak… Tarifsiz bir elemdir gönlünde gurbeti yaşamak… Tan vakti zikrin her çeşidini seçmiştir… Ne ki, seccadesinde yüreği hafifçe geçmiştir…

Şimdi rüya aleminde, bir başka boyutta gezmektedir…. Elinde bir anahtar, bilinmez bir kapı önündedir… Açar anahtarla usulca kapıyı… uzunca bir koridor ve karşısında yine bir kapı… Titreyen elleriyle bu kapıyı da açar... Ancak yine bir koridor, yine bir kapı naçar…

Sayısız koridor ve kapıdan geçer, yol alır… Heyhat!.. çok daha muhteşem bir kapıya gelir dayanır… Artık kapı açmaktan yorulmuştur… Ama başka çaresi de yoktur… Yine anahtarı çevirir ve açar kapıyı… Artık ne bir koridor vardır, ne de başka bir kapı… Gördüğü manzara karşısında büyülenir… Çünkü karşısındaki biricik Annesidir… Beyazlar içerisinde, ayın ondördü gibidir… Annesi gülümser kızına… Bir elinde Kuran, bir elinde sanduka… Uzatır kızına muhteşem iki Hazineyi… “Kızım” der Annesi, “niçin garip bıraktın emanetleri ?...”

……………………….

Derken acı bir düdük sesiyle irkildi… Her sabah ki banliyö treninin densizliğiydi… Şaşkın bir halde bakıyordu etrafına… Uyuya kalmıştı seccadede bir başına… Birden hatırladı düşünde gördüklerini serapa… Yavaşça kalktı ve yöneldi doğruca kitaplığa… Aldı eline Mushafı öptü koydu başına… ki Anneciğinden gelen aziz bir hatıraydı ona… Diz çöktü seccadesine rast gele açtı Kelam-ı Kadimi… Okudu euzu besmeleyle gözüne ilişen ilk ayeti…

''Ey iman edenler! Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin.''(Bakara:153).

Birden donup kaldı ruhu ve tüm bedeni… Sanki ilk kez duyuyormuş gibiydi bu ayeti…

Kapandı hemen secdeye ışık hızıyla…. Yüreği adeta bir çağlayan, akıyordu Mevla’ya… Kaç zaman geçti bilinmez secdede… Gözyaşlarından gözeler oluşmuştu seccadede… Yüreği bir arzuhalci, gözyaşları birer arzuhal… Rabbinden yardım diliyordu, Rabbin bilmemesi muhal…

Kalktı yerinden yavaş yavaş yöneldi odasına…. Heyecandan titriyordu kavuşmak için sandukasına… Hiç açmamıştı küçük sandukasını, annesi emanet etti edeli… Garip bir şaşkınlık içindeydi… Neden bu kadar beklemişti…

Çıkardı sedef kakmalı küçük sandukasını çeyiz sandığından… Birden anne kokusu kapladı küçük odayı sandukadan… Sarıldı, öptü, sevdi, okşadı sandukayı… Dana gözler görürken ahşap yapıyı, Arifler bildi ki, sanduka Ana’ydı…

Nice zaman sonra açtı kapağını sandukanın, titreyerek elleri… Yazılmış onlarca mektup vardı, bilinmezdi neydi içindeki… Meraklı bakışlarla çıkardı kutudan açtı birini…. Ana yazısıydı bu dizilmişti inci inci… Başladı okumaya satırları bir bir… Anladı ki yazılanlar Ananın bir ömürlük çilesidir… Satırlara dökmüştü Anası; gam, keder, elem ne varsa…. Tarihe not düşmüştü her ne hissetti ve ne yaşadıysa… Her bir satır Ana yüreğine giden bir yoldu adeta… Duygular, düşünceler ve hisler Arnavut taşıydı döşenmişti yola… Ana yüreği bu, derdi söyler de dermansız bırakır mı hiç?... Dökmüştü satırlara dert nedir, ona çare derman, yudum yudum iç… Gün gelir de telli duvaklı gelin olursa kızı… Aynı çileyi yaşar analar, çaresi mektuplarda hazırdı… Artık kan değil akan, iki damla gözyaşıydı… Yüreğinin içtiği kezzap değil huzur aşıydı…

………………………..

Annenin Gül Goncası artık şunu biliyor ve şuna inanıyordu:

Mutluluk Kaf Dağında değil, önünde iki anahtardı… Anneciğinden emanet, biri Kuran biri sandukaydı…

……………………..

Evet dostlar…. Gerçekten bu müthiş bir gelenek… Bir anne düşünün; hayatı boyunca aile içinde ya da dışında, yaşadığı ya da karşılaştığı her üzüntüsünü, her sıkıntısını; söyleyemediği her derdini ve bunlarla nasıl başa çıktığını ya da çıkılması gerektiğini mektup olarak kağıda döküyor ve bunları bir sandukada biriktiriyor… Sonra bu sandukayı gelin olup da evden ayrılırken kızına emanet ediyor. Hayata gerçek anlamda yeni başlayan tecrübesiz kızına bu sanduka, bir anlamda rehber oluyor. Ancak, o da kendi dertlerini, elemlerini ve bunlarla nasıl başa çıktığını kağıda döküyor. Aynı sandukada biriktiriyor… Ta ki, kendi kızı gelin olup da kapının eşiğinden ayrılıncaya kadar… Ve bu nesilden nesile devam ediyor…

 

AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN!...

 

Ahmet Levent, 28.11.2007

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !